Kategori: HABERLER

MERKEZ PARTİ GENEL BAŞKANI PROF.DR.ABDURRAHİM KARSLI CUMHURBAŞKANI’NA HAKARET DAVASINDAN BERAT ETTİ;

 

Beni az çok tanıyanlar bilirler, sıkıntı çeken arkadaşlarıma hep “sabretmeyi ve her şart içinde mücadele etmeyi” tavsiye etmişimdir. Bu sıkıntıları bir hukuki sebepten kaynaklanıyorsa,bunun için de sabırla birlikte zaman ve şartların elverdiği ölçüde “sabır ile beraber hukuki mücadele” için elimizden geleni yapmaya mecburuz. Çünkü inançlı bir insanın başına gelen her musibet için “sabretmekten başka” hakkı yok. Başkası için değil, kendi başıma gelen musibetler için şöyle düşünüyorum. “Beşer zulmetse de Kader adalet eder”. İtham edildiğim meselede gerçekten bir kusurum olmasa dahi, başka bir bilinmeyen kusurum vardı ki, adil kader bu musibete beni giriftar eyledi.

İşte hakkımda açılan ve beraatla sonuçlanan bir dava da alınan kararı emsal karar olması için sizlere takdim ediyorum. Emeği geçen bütün avukat arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Türkiye’de hala adil hakimlerimiz de var diye seviniyor ve Allah’a şükrediyorum. Bizler sadece tenkit eden değil, güzel ve doğru bir şey gördüğümüzde bunu da tebrik ve takdir eden olmalıyız diye düşünüyorum. Bu sebeple bu benzeri hükümlerde emeği olan bütün adalet camiası ve bilhassa karar veren  hakimlerimizi de tebrik ediyorum.Saygı ile…

                   T.C.

KÜÇÜKÇEKMECE

  1. ASLİYE CEZA MAHKEMESİ

 

DOSYA NO : 2015/406 Esas BASIN SUÇU

KARAR NO : 2017/82   KARAR

[C.SAVCILIĞI ESAS NO] : 2015/14167 BERAAT

 

GEREKÇELİ KARAR

T Ü R K   M İ L L E T İ   A D I N A

 

HÂKİM : Murat ÖZER      107606

KÂTİP : Uğur Yaman YILMAZ  157466

 

DAVACI : K.H.

KATILAN: RECEP TAYYİP ERDOĞAN, Ahmet ve Tenzile oğlu, 26/02/1954 İSTANBUL doğumlu, RİZE, GÜNEYSU, Dumankaya mah/köy nüfusunda kayıtlı. Kavacık Subayevleri Mah. Kuşadası Sk. No:26 İç Kapı No:16  Keçiören/ ANKARA adresinde oturur. TC Kimlik No:17291716060

VEKİLİ : Av. AHMET ÖZEL, Tozkoparan Mah. Haldun Taner Sok. No: 27 K.4 D.14 Alparslan İş Merkezi, Merter Güngören/ İSTANBUL

SANIK : ABDURRAHİM KARSLI, Mustafa ve Makbule oğlu, 10/12/1964 HORASAN doğumlu, İSTANBUL, FATİH, Atikalimah/köy nüfusunda kayıtlı. Küçük Çamlıca Mah. Üçer Sk. No:12 İç Kapı No:1  Üsküdar/ İSTANBUL adresinde oturur.TC Kimlik No:10562532734

MÜDAFİLERİ : Av. KEMAL UÇAR, Tercüman Sitesi A/10 Blok Giriş Kat Daire:3 Cevizlibağ, 34015 Zeytinburnu/ İSTANBUL

 Av. AHMET ÜNAL, Gazi Cad. Karakeçili 8. Sk No:1/42 H.B. Ilgaz İş Merkezi 19100 Merkez/ ÇORUM

Av. ALİ ÇİTİL, Mecidiyeköy Mah. Büyükdere Cad. Bentek Plaza No/47 K.3 D:42 34387 Şişli/ İSTANBUL

 Av. ZEYNEP KESGİN, ÜçpınarCd. Üçer Sk. No.: 8 Küçükçamlıca 34000 Üsküdar/ İSTANBUL

SUÇ : Cumhurbaşkanına Hakaret

SUÇ TARİHİ / SAATİ : 09/03/2015

SUÇ YERİ : İSTANBUL/KÜÇÜKÇEKMECE

KARAR TARİHİ : 04/04/2017

Yukarıda açık kimliği yazılı sanık hakkında mahkememizde yapılan yargılama sonunda:

GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:

İDDİA                            :

Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı 27/10/2015 tarih ve 2015/14167 esas sayılı iddianamesi ile özetle; Yukarıda açık kimliği yazılı şüphelinin Merkez Partisi Genel Başkanı olduğu, 09/03/2015 tarihinde Sözcü Gazetesinde yayınlanan ve kendi beyanlarına dayanan  “Silivri Bunlar İçin Lüks Kalır İdam Cezasını Getireceğiz!” ve “Bu Seçim Gerçek Bir Kurtuluş Savaşı’dır!” başlıklı haberlerde geçen, “…Tayyip Bey tarihteki en beceriksiz despot…” şeklindeki ifadelerden dolayı şikayette bulunulduğu;

Şüphelinin mevcut eyleminin, T.C.K.nun 299/1, 2. Maddesine uygun ve aynı maddenin 3. fıkrasına göre de atılı suçlardan kovuşturma yapılması  Adalet Bakanı’nın iznine tabi olduğu; Cumhuriyet Başsavcılığı’mızca Adalet Bakanlığı’ndan kovuşturma izni talebinde bulunulduğu, Bakanlıktan alınan 07/10/2015 tarih ve 2015/E.5911 sayılı cevabi yazıda;

Merkez Parti Genel Başkanı şüpheli Abdurrahim KARSLI’nın Sözcü Gazetesi’nin internet sitesinde yayınlanan röportajında söylediği “…Tayyip bey tarihteki en beceriksiz despot…” şeklindeki ifadelerin Cumhurbaşkanına hakaret eylemi kapsamında değerlendirilebileceği, kovuşturma izni verilmesi düşünüldüğünün bildirildiği.

Şüphelinin bu şekilde müsnet suçu işlediği iddia, şüphelinin ifadesi, Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Müdürlüğü’nün 07/10/2015 tarih ve 2015/E.5911 sayılı yazısı ve tüm soruşturma evrakı kapsamından anlaşıldığı değerlendirmesiyle, şüphelinin TCK 299/1, 2, 53/1 maddeleri gereğince cezalandırılması istemiyle mahkememize kamu davası açılmıştır.

SAVUNMA                  :

Sanık Abdurrahim Karslı savunmasında: “isnat edilen suçlamayı kabul etmiyorum, ben daha önce soruşturma aşamasında ifade vermiştim, o ifademi aynen tekrar ederim, ben Merkez Partisinin genel başkanıyım, iddia konusu sözler seçim öncesinde ülkenin genel sorunlarına yönelik siyasi mahiyetteki eleştirilerdir, zaman içerisinde de söylemiş olduğum sözlerin haklılığı ortaya çıkmıştır, Türkiye’nin iç savaşa sürüklenmemesi için bir takım uyarılarda bulunmak amacıyla beyanda bulundum, ben İstanbul Hukuk Fakültesinde öğretim üyesi olarak görev yapıyorum, bu nedenle kanunlaştırma çalışmalarında her hangi bir karşılık beklenmeksizin komisyonlarda görev aldım, suç teşkil ettiği iddia edilen “beceriksiz, despot” ifadesi siyasi eleştiri mahiyetinde söylenmiş bir sözdür, iktidarın elinde bulundurduğu kaynaklar nazara alındığında yüzde 52 değil yüzde 98 oranında oy alması gerekirdi, Türkiye deki baskıcı siyasi rejimi eleştirmek amacıyla böyle bir söylemde bulundum, sözlerin söylendiği zaman yer ve kişiler nazara alındığında düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerekir ayrıca daha ağır sözlerin diğer siyasi partilerin genel başkanları tarafından da söylendiği dikkate alınarak hakkımda beraat kararı verilmesini talep ediyorum, gerekirse yazılı olarak savunmada bulunacağım ayrıca rahatsızlığım nedeniyle duruşmalardan vareste tutulmak istiyorum” şeklinde savunmada bulunmuştur.

Sanık müdafilerinden birlikte esas hakkındaki savunmalarında özetle ;önceki yazılı ve sözlü savunmalarını tekrar ederek, sanık savunmasına katılmışlar ve iddia konusu sözlerin siyasi eleştiri mahiyetinde olduğunu, AİHM içtihatları da nazara alındığında katılanın siyasi olup sert nitelikteki eleştirilere tahammül göstermesi gerektiğini belirterek sanığın beraatini savunmuşlardır.

DELİLLER                   :

Katılan vekilinden esas hakkındaki beyanında; “önceki beyanlarımızı tekrar ederiz, şikayetimiz devam etmektedir, iddia konusu sözlerin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi mümkün değildir, sert eleştri sınırları aşılmıştır, bu nedenle sanığın cezalandırılmasına karar verilsin” şeklinde beyanda bulunmuştur.

Sanık hakkında Bakırköy C.Başsavcılığının müracaatı üzerine 07/10/2015 tarihinde TCK.nın 299/3 maddesi gereğince kovuşturma izni verildiği görülmüştür.

DELİLLERİN TARTIŞILMASI, DEĞERLENDİRİLMESİ VE GEREKÇE:

Mahkememizce yapılan açık yargılama sonucunda, tüm dosya kapsamına göre;

Usul yönünden:

İddia konusu röportajın 5187 Sayılı Kanunun 2.maddesi kapsamında süreli yayın olan Sözcü gazetesinin 09/03/2015 tarihli nüshasında yer aldığı, Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 07/10/2015 tarihli kovuşturma izni verildiği, 27/10/2015 tarihinde düzenlenen iddianame ile açılan kamu davasının 12/11/2015 tarihinde mahkememizce kabulüne karar verildiği, buna göre iddia konusu davanın 5187 Sayılı Kanunun 26.maddesinde belirtilen şikayet süresi içerisinde açılmadığı görülmüş ise de ;

5187 sayılı Basın Yasasının 26/1 maddesinde öngörülen dava açma sürelerinin, basın yoluyla işlenen suçlar açısından anılan yasanın 11.maddesinde belirtilen basın görevlileri için öngörüldüğü,  sanık Abdurrahim Karslı’ nın yazının yayınlandığı gazetede, basın yasasının 11.maddesi kapsamında değerlendirilecek bir görevinin bulunmadığı açık olduğundan, sanık hakkında Basın Yasasının 26.maddesi gereğince düşme kararı verilmemiştir. (Benzer doğrultuda Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 05/05/2011 gün 2010/22650 e ve 2011/6288 k sayılı içtihadı)

Esas yönünden;

İddia ve savunmalar:

Mahkememize hitaben düzenlenen iddianame ile; Sanığın Merkez Partisinin Genel Başkanı olduğu, Sözcü Gazetesinin 09/03/2015 tarihli nüshasında vermiş olduğu röportajda   “Bu Seçim Gerçek Bir Kurtuluş Savaşı’dır!” başlıklı yazı içeriğinde geçen, “…Tayyip Bey tarihteki en beceriksiz despot…”  şeklindeki ifadelerle hakaret suçunu işlediği değerlendirilerek, bu ifadeden dolayı sanık hakkında kovuşturma izni verilerek Cumhurbaşkanına hakaret suçundan TCK’nun 299/1,2, 53 maddeleri gereğince cezalandırılması istemi ile kamu davası açılmıştır.

Katılan vekili şikayet dilekçesinde özetle; iddia konusu sözlerin, hukuka aykırı, itibarı zedeleyen, kamuoyunda olumsuz bir algı yaratmak amacıyla söylendiğini, basının haber verme fonksiyonunu yerine getirirken gerçek dışı, güncel olmayan haber verilmesi durumunda onur kırıcı sözlerin yazıyı hukuka aykırı hale getireceğini, iddia konusu yazıda öz ile biçim arasında denge bulunmadığını beyan ederek sanığın Cumhurbaşkanına Hakaret suçundan dolayı cezalandırılmasını talep etmiştir.

Sanık ve müdafileri ise özetle; önceki yazılı ve sözlü savunmalarını tekrar ederek, sanık savunmasına katılmışlar ve iddia konusu sözlerin siyasi eleştiri mahiyetinde olduğunu, AİHM içtihatları da nazara alındığında katılanın siyasi olup sert nitelikteki eleştirilere tahammül göstermesi gerektiğini belirterek sanığın beraatini savunmuşlardır.

Genel ilkeler :

*Mahkememizce iddia konusu suçun basın yoluyla işlenmiş olması nedeniyle,  genelde ifade özgürlüğü ve özelde basın özgürlüğü ve bu özgürlüğün kapsamı ile sınırların evrensel normlar, iç hukuk ve içtihatlar kapsamında değerlendirilmesi, bu değerlendirmeler ışığında TCK’nın 125. ve 299/1  mad. düzenlenen hakaret suçunun öğeleri ve bu doğrultuda özel bir hukuka uygunluk nedenini oluşturan basın hürriyeti ve eleştiri hakkı üzerinde durulmalıdır.

Evrensel haklardan kabul edilen ifade hürriyeti, günümüz çağdaş, insan haklarını benimseyen, bu hakları koruyucu hukuk düzenini kuran çoğulcu demokrasilerin vazgeçilmez bir öğesini oluşturmaktadır.

Bu özelliğinden dolayı ifade özgürlüğü temel hak ve hürriyetler kapsamında görülerek iç hukukumuzun bir parçası olan uluslararası sözleşmeler ve iç hukukumuzda  başta T.C. Anayasası olmak üzere kanunlarımızda birçok düzenlemeye tabi tutulmuştur.

Hukuksal düzenlemeler:

*Bu bağlamda;

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 19. maddesinde; “Herkesin görüş ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, karışmasız görüş edinme ve herhangi bir yoldan ve hangi ülkede olursa olsun bilgi ve düşünceleri arama, alma ve yayma özgürlüğünü içerir”,

İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin; 10. maddesinin 1. fıkrasında; “Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir” Hükümlerine yer verilmiş,

Anayasa’nın; 25. maddesinde düşünce ve kanaat hürriyeti başlığı altında; “Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne amaçla olursa olsun kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz”

  1. maddesinde, İHAS’nin 10. maddesinin 1. fıkrasındaki düzenlemeye benzer şekilde; “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir” Hükümleri yer almış,

İHAS’nin; 10. maddesinin 2. fıkrasında, “Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir toplumda, gerekli tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu emniyetinin korunması, nizamın sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin açığa vurulmasının önlenmesi veya yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için yasayla öngörülen bazı merasime, koşullara, sınırlamalara veya yaptırımlara bağlanabilir”

17. maddesinde ise; “Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri, bir devlete, topluluğa veya kişiye, Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerin yok edilmesine veya burada öngörüldüğünden daha geniş ölçüde sınırlamalara uğratılmasına yönelik bir etkinliğe girişme ya da eylemde bulunma hakkını sağlar biçimde yorumlanamaz” Tarzında düzenlemeler yapılmış,

  1. Maddesinde; “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz”
  2. Maddesinde; “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz. Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırıl¬masını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz. Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir”

26/2. Maddesinin 2 ve devamı fıkralarında ise; “Bu hürriyetlerin kullanılması, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.”

Yukarıda yazılan düzenlemelerden de anlaşılacağı üzere, temel hak ve özgürlüklerden olan ifade özgürlüğü ve bu özgürlüğün özel şekli olan basın hürriyeti  dahi pek çok düzenlemeye tabi tutularak kapsamı ve sınırları çizilerek belirli bir rejime kavuşturulmaya çalışılmıştır.

Ancak ifade özgürlüğünün sınırlandırılmasına yönelik düzenlemelerin dar yorumlanması gerektiği, genel kabul gören görüş olmuştur. Bununla birlikte çağdaş demokrasilerde eş değer “kişilik hakkı ” gibi başka bir temel hak ve hürriyetin başladığı yerde ifade özgürlüğünün de sınırlandırılması gerektiği, öğretide kabul edilen başka bir görüştür. Çağdaş demokrasiler hak ve özgürlüklerin sınırsız bir şekilde yaşandığı değil, aksine hak ve özgürlüklerin belirli bir hukuki rejim içerisinde sınırlandığı ve düzenlendiği rejimlerdir.

* TCK 125.maddesinde düzenlenen hakaret suçu onur, şeref ve saygınlığı korumaya, bu sayılan değerlere yapılan haksız saldırıları cezalandırılmayı amaçlayan bir düzenlemedir.

Sözlük anlamı olarak onur: haysiyet, izzeti nefis, iç değer; şeref: başkalarının gösterdiği saygının dayandığı özlük değer; saygınlık: saygı gösterme hali, itibar demektir.

*TCK 299.maddesinde Cumhurbaşkanına hakaret suçunun düzenlendiği, bu suçta Cumhurbaşkanlığının fonksiyonlarının değil, Cumhurbaşkanının şeref varlığının korunduğu, genel hakaret suçunda olduğu gibi kişinin sosyal değeri konusunda kendisinin veya toplumun ait olduğu düşünce ve duyguları sarsıcı, fiil veya sıfatların isnat edilmesi gerektiği, hangi sözlerin onur şeref ve saygınlığı ihlal edici olduğunun toplumda hakim olan ortalama düşünüş ve anlayışa göre saptanması gerektiği, öğretide belirtilmektedir. (Erman S. Hakaret ve sövme suçları, syf.80 v.d.)

Hukuka uygunluk nedenleri:

*Bir eylemin hukuk düzeni tarafından cezalandırılması, ancak onu hukuka uygun kılan, diğer bir anlatımla hukuka aykırılığı ortadan kaldıran bir nedenin bulunmasına bağlıdır. Haber verme eleştiri hakkının kabulü için, eleştiriye konu haberin gerçek ve güncel olması, açıklanmasında kamu ilgi ve yararının bulunması ve son olarak haberin açıklanış şekli ile konu arasında düşünsel bir bağın bulunması gerekir.

Ayrıca davaya konu yazının dile getirdiği düşüncelerin olgular temelinde gelişen bir tartışmaya katkı sunup sunmadığı ve içeriğinin kamunun merakını giderme isteğinin ötesine geçip geçmediği, bu bağlamda haber veya yazının kamuyu bilgilendirme  değeri ne kadar yüksek ise kişinin söz konusu haber veya makalenin yayınlanmasına o kadar çok katlanması gerektiği, aksine yazının bilgilendirme değeri ne kadar düşük ise kişinin korunan çıkarına da o kadar çok üstünlük tanınması gerekir. (İ.Cihaner AYM 2013/5574, 30/06/2014 prg.74 )

AİHM ve Yargıtay İçtihatları:

  1. a) AİHM içtihatları;

*Konu ile ilgili (Lehideux ve Isomi/Fransa,23.9.1998, Nilsen ve Johnsen/Norveç), Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 11.07.2006 gün ve 162-181 sayılı kararında da  aynı ilkeleri kabul etmiştir. Geneli ilgilendiren ya da ilgilendirmesi gereken tüm olaylar hakkında, halkı objektif ve gerçekleri yansıtacak biçimde aydınlatmak, çeşitli sorunlar üzerinde kamuoyunu düşünmeye çağıracak tarzda tartışmalar açmak, onu toplumsal ve siyasal oluşumlar üzerinde doğru ve gerçeğe uygun bilgilerle donatmak, yöneticileri eleştirmek, uyarmak ve bu yöntemlerle denetlemek, ayrıca içinde yaşadığı toplumun ve tüm insanlığın sorunları konusunda bireyi bilinçlendirmek durumunda olan basına, bu ödevlerini yerine getirirken ihtiyaç duyacağı bir kısım hakların da tanınması gerekir.  Bunların; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma hakları olduğu, temelini Anayasa’nın 28 vd maddelerinden alan ve 5187 sayılı  Basın Yasasının 3. maddesinde düzenlenen bu hakların, basın yoluyla işlenen suçlarda, hukuka uygunluk nedenleri olduğuna vurgu yapılmıştır.

İfade özgürlüğünün içeriği yönünden olgular ve değer yargıları arasında farklılık bulunabileceği, olguların varlığının kanıtlanabilir olduğu ancak değer yargılarının doğruluğunun kanıtlanmasını istemenin, gerçekleştirilemeyecek bir şeyi istemek olduğu AİHM ninLingens / Avusturya Kararı kararında  vurgu yapılan başka bir konudur.

AİHM ‘nin basın özgürlüğünü, düşünceyi yayma özgürlüğünün ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirdiği, 28.11.1991 tarihli 8220;Sunday Times İngiltere Kararında 8221; belirtildiği gibi, basının kamuoyunu bilgilendirmesi bütün konularda olduğu gibi, mahkeme önündeki konularla ilgili olarak da bilgi verme görevi, kamuoyunun da bu tür bilgileri alma hakkının bulunduğu belirtilmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Dalban/Romanya davasında; bir gazetecinin doğruluğunu kanıtlayamadığı sürece değer yargılarını ifade etmesinin engellenmesinin kabul edilemez olduğu, dolayısıyla doğruluğu denetlenebilir olgu veya verilerin yanı sıra doğruluğunun kanıtlanması söz konusu olamayacak fikir, eleştiri ve spekülasyonların dile getirilmesinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 10. maddesi çerçevesinde koruma olduğunu göstermiştir.

            AİHM; Prager ve Oberschlick/Avusturya, BladetTromosocaStensaas/Norveç kararlarında ise basın özgürlüğünün bir derece abartmayı, hatta kışkırtmaya başvurmayı da içeriği, gazetecinin yazısında kullandığı deyimler  polemik niteliğinde olsa da , bu ifadelerin nesnel bir açıklamayla desteklendiğinde, bunların asılsız kişisel saldırı olarak görülemeyeceği, yönünde değerlendirmeler yapılmıştır.” şeklindeki görüşleri,

  1. b) Konu ile ilgili Yargıtay içtihatlarına bakıldığında;

Ceza Genel Kurulunun 13/02/2007 tarih, 2007/7-28/34 sayılı içtihadında; ” … Basın Özgürlüğü belli ölçülerde abartmayı, hatta kışkırtmaya başvurmayı da içerir, gazetecilerin yazılarında kullandıkları deyimler “polemik niteliğinde olsa da nesnel bir açıklamayla desteklendiğinde, bu ifadeler asılsız kişiler saldırı olarak görülemez… “

      Yazının veya haberin içerisinden bazı sözcükler tek tek ele alınarak ve bu sözcükler olumsuz anlamları açısından bakılarak konuşma bütününü değerlendirme dışı bırakılarak sonuca varılamayacağını yine Yargıtay CGK.nun 24.4.1989, 9/63-165 sayılı kararı ile olayın değerlendirmesi yapılırken, yazının bütünlüğünün bozulmamasının gerektiği belirtilen CGK, 25.01.1993, 8/299-10 sayılı kararı dikkate alınarak, yazının bir bütün olarak ele alınması gerekmektedir, İçerisinden bazı sözcükler tek tek ele alınarak ve bu sözcükler olumsuz anlamları açısından bakılmak suretiyle sonuca varılmayacağına dikkat çekilmiştir.

*Siyasi kişiler arasındaki  eleştirilerin hukuka uygunluk sınırları ile ilgili içtihat:

Yargıtay  Hukuk Genel Kurulunun 10/07/2013 tarih, 2013/4-1078 Esas – 2013/1039 Karar sayılı içtihatında; Davacı Recep Tayyip Erdoğan’ın, davalı Devlet Bahçeli aleyhine açmış olduğu tazminat davasına konu olayda “…Türkiye’yi terörü teslim etmek ve bölücülüğün emrine sokmak… Kimliğini bulamamış başbakanın bozmaya çalıştığı kardeşliğe fitne tohumları ekmek… şehide  kelle diyen çürümüş zihniyeti duyunca, katile sayın diyen alçaklığı işitince… PKK ile kolkola… işbirlikçi cephenin içimizdeki temsilcisi Erdoğan… şeklindeki açıklamaların kullanılan kelime ve cümlelerin sert olmakla birlikte meclis çatısı altında siyasi gündemle ilgili olup özle biçim arasında bütünlük oluşturduğu, üstlenilen görev ve sorumluluk altında davacı olan siyasal kimliğin sert üslupla dile getirilen ve kitlelere ulaştırılan eleştirilere katlanması gerektiği…” şeklindeki içtihat.

*Yukarıdaki içtihatlar doğrultusunda iddia konusu yazı değerlendirildiğinde,

Merkez Partisi Genel Başkanı olan Abdurrahim Karslı’ nın 09/03/2015 tarihli Sözcü Gazetesinde yayınlanan röportajında: “Bu Seçim Gerçek Bir Kurtuluş Savaşı’ dır”  başlığı altında yaklaşan 30 Mart 2015 Mahalli İdareler Seçimleri kapsamında kendi siyasi partisine ilişkin bir takım aktarımlarda bulunduğu, ayrıca rakip siyasi parti olarak gördüğü iktidar partisinin uygulamaları konusunda siyasi eleştirilerde bulunduğu, bu bağlamda devlet yönetiminin bir kısım olumsuzluklarına işaret ederek bütün bunlarla birlikte Cumhurbaşkanına yönelik “…Tayyip tarihteki en beceriksiz despot. Bu kadar güçle yüzde 52 değil yüzde 98 alınır, bunlar en çok hukuka muhtaç olacaklar…” şeklinde beyanda bulunarak hiciv içeren yoğun siyasi tarzda ağırlıklı olarak siyasal iktidarı oluşturan iktidar partisine bunun yanı sıra katılan Cumhurbaşkanına yönelik bir kısım eleştirilerini ifade ettiği, yaklaşan seçim sonuçları üzerinde bir öngörüde bulunmaya çalıştığı görülmektedir.

  Anayasa’nın 26. maddesinin birinci fıkrasında vurgulandığı üzere ifade özgürlüğü, herkesin söz, yazı, resim veya başka yollarla düşünce ve kanaatlerini açıklama ve yayma hakkını ve buna bağlı olarak haber veya görüş alma ve verme özgürlüklerini kapsamaktadır. Bu çerçevede ifade özgürlüğü, kişinin haber ve bilgilere, başkalarının fikirlerine serbestçe ulaşabilmesi, düşünce ve kanaatlerinden dolayı kınanamaması ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilmesi, anlatabilmesi, savunabilmesi, başkalarına aktarabilmesi ve yayabilmesi anlamına gelir.

  İfade özgürlüğü, gazete, dergi, kitap gibi araçlar ile düşünce ve kanaatleri açıklama, yorumlama, bilgi, haber ve eleştirilerin yayın ve dağıtım haklarını kapsar. İfade özgürlüğü düşüncenin iletilmesini ve dolaşımını gerçekleştirerek bireyin ve toplumun bilgilenmesini sağlar. Çoğunluğa muhalif olanlar da dâhil olmak üzere düşüncelerin her türlü araçla açıklanması, açıklanan düşünceye paydaş sağlanması, düşünceyi gerçekleştirme ve gerçekleştirme konusunda başkalarını ikna etme çabaları çoğulcu demokratik düzenin gereklerindendir. Bu itibarla düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü ile basın özgürlüğü demokrasinin işleyişi için yaşamsal önemdedir (Anayasa Mahkemesi bkz. A. Öcalan, § 74).

     Bu bağlamda toplumsal ve siyasal çoğulculuğu sağlamak, her türlü düşüncenin barışçıl bir şekilde ve serbestçe ifadesine bağlıdır. Aynı şekilde birey özgün kişiliğini düşüncelerini serbestçe ifade edebildiği ve tartışabildiği bir ortamda gerçekleştirebilir. İfade özgürlüğü, kendimizi ve başkalarını tanımlamada, anlamada ve algılamada, bu çerçevede başkalarıyla ilişkilerimizi belirlemede ihtiyaç duyduğumuz bir değerdir (Emin Aydın, § 41).

 Anayasa’nın 26. ve 28. maddelerinin birinci fıkraları, ifade özgürlüğüne içerik bakımından bir sınırlama getirmemiştir. Başka bir deyişle hem gerçek hem de tüzel kişiler için geçerli olan ifade özgürlüğü siyasi, sanatsal, akademik veya ticari düşünce ve kanaat açıklamaları gibi her türlü ifadeyi kapsamına almaktadır. Açıklanan ve yayılan bir düşüncenin, içeriğinden hareketle kişiler ve toplum açısından “değerli-değersiz” veya “yararlı-yararsız” biçiminde ayrıştırılması sübjektif unsurlar ihtiva eder. Bu değerlendirmelerden hareketle ifade özgürlüğünün alanının belirlenmeye çalışılması bu özgürlüğün keyfi biçimde sınırlandırılması sonucunu doğurabilecektir. İfade özgürlüğü, başkaları açısından “değersiz” veya “yararsız” görülen düşüncelerin açıklanması ve yayılması özgürlüğünü de içermektedir. (Anayasa Mahkemesi 04/06/2015 tarihli 2014/12151 sayılı K.)

Bu konuda gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve gerekse Anayasa Mahkemesinin ifade özgürlüğüne yönelik müdahale konusunda ortaya koyduğu kriterlerin de saptanması gereklidir. Buna göre, ifade hürriyetine yönelik müdahalenin hukuka uygun olarak kabul edilebilmesi için öncelikle dayanak gösterilen amacın meşru olup olmadığının, söz konusu hakkın özünü zedeleyecek ölçüde kısıtlanıp kısıtlanmadığının, demokratik toplumda gerekli olup olmadığının ve kullanılan araçların orantılı olup olmadığının da tespit edilmesi gereklidir.

    Öze dokunma yasağını ihlal etmeyen müdahaleler yönünden gözetilmesi öngörülen “demokratik toplum düzeninin gerekleri” kavramı, öncelikle ifade özgürlüğü üzerindeki sınırlamaların zorunlu ya da istisnai tedbir niteliğinde olmalarını, başvurulabilecek en son çare ya da alınabilecek en son önlem olarak kendilerini göstermelerini gerektirmektedir. “Demokratik toplum düzeninin gerekleri”nden olma, bir sınırlamanın demokratik bir toplumda zorlayıcı bir toplumsal ihtiyacın karşılanması amacına yönelik olmasını ifade etmektedir.  Buna göre, sınırlayıcı tedbir, bir toplumsal ihtiyacı karşılamıyorsa ya da başvurulabilecek en son çare niteliğinde değilse, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun bir tedbir olarak değerlendirilemez (Bu konudaki AİHM kararı için bkz. Handyside/Birleşik Krallık, B. No: 5493/72, 7/12/1976, § 48).

   Buradan çıkan sonuca göre demokratik toplumun temellerinden olan ifade özgürlüğünün sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya ilgilenmeye değmez görülen ifadeler için değil, Devletin veya toplumun bir bölümünü eleştiren, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden ifadeler için de geçerli olduğu kuşkusuzdur. Çünkü bunlar, demokratik toplum düzeninde geçerli olan çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir (bkz. Handyside/Birleşik Krallık, § 49).

Siyasi partiler demokratik siyasi yaşantının vazgeçilmez unsurlarıdır. Siyasi partiler ve siyasi partileri temsil eden kişilerin, ülkenin genel siyasetine yön verip denetlediği ve katkıda bulunduğu, bu nedenle siyasi kişilerin toplum adına “kamusal gözetleyiciliği” yerine getirebilmesi için serbestçe herhangi bir ceza tehdidi altında kalmadan düşüncelerini gerek temsil ettiği seçmenler ve gerekse toplum adına serbestçe ifade edebilmesi gerektiği bu durumun demokratik siyasetin bir gereği olduğu açıktır. Bu nedenle siyasi kişilerin söylediği sözlerden dolayı cezai yaptırıma tabi tutulmasının ölçülü olduğundan söz edilebilmesi için, ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin gerekçelerinin inandırıcı, başka bir deyişle ilgili ve oldukça yeterli olmaları gerekir.

  Sanık, Merkez Partisinin Genel Başkanıdır. Sözcü Gazetenin 09/03/2015 tarihli nüshasında yayınlanan röportajında, yaklaşan genel seçimlere ilişkin bir takım açıklamalarda bulunduğu, seçim vaatlerini açıkladığı, aynı zamanda siyasal iktidara yönelik olarak yoğun siyasi tarzda eleştirilerde bulunduğu, bunun yanı sıra Adalet ve Kalkınma Partisi’ nin, seçime doğru parçalanacağını, bu durumu bir kısım Adalet ve Kalkınma Partililerinde kendisine ifade ettiklerini, Tayyip Bey ve ekibinin inişte olduğunu, bu kapsamda katılanın yüksek siyasi gücüne nazaran seçimlerde yeterli oyu alamadığını söyleyerek “…Tayyip Bey tarihteki en beceriksiz despot…” şeklinde bir tanımlama yaptığı, yaklaşan bir tarihte gerçekleşecek genel seçimler hakkında kamuoyunda az da olsa bir kesim tarafından ileri sürülen benzer tartışmalar doğrultusunda iddia konusu sözleri propaganda faaliyetleri kapsamında söylediği görülmektedir.

 Sanığın iddia konusu röportajı verdiği tarihin, yoğun siyasi tartışmaların yaşandığı bir dönem olması nedeniyle bu yönde bir siyasi tartışmanın kamu yararına yararlı olmadığı söylenemez. Sanığın böyle bir dönemde kendi adına kamuoyunu bilgilendirmek ve eleştirilerle kamuoyu oluşturmak amacıyla hareket etmesinin çoğulcu demokratik yaşamın ve siyasetin bir gereği olduğu, sanığın röportajında kullanmış olduğu “……Tayyip tarihteki en beceriksiz despot. Bu kadar güçle yüzde 52 değil yüzde 98 alınır, bunlar en çok hukuka muhtaç olacaklar…” şeklindeki ifadelerin ağır eleştiri olduğu konusunda herhangi bir tereddüt  olmamakla birlikte, sanığın bu sözlerinin keyfi ve kişisel boyuta ulaşmadığı ve yaklaşan mahalli idareler seçimi kapsamında siyasi propaganda faaliyetleri esnasında söylendiği görülmektedir.

Sanığın röportajında geçen “despot” sözcüğünün Türk Dil Kurumu sözlüğünde “Bir ülkeyi zora ve baskıya dayanarak yöneten kimse” olarak tanımlandığı, “despot” yada “despotizm” buna benzer şekilde kamuoyunda oldukça tartışılan “diktatör” kelimesinin genel anlamda Siyaset Bilimi ve Tarihine ilişkin terimsel sözcükler olduğu, bu kapsamda yönetim biçimlerini ifade ettiği, bu nedenle röportaj içeriğinde geçen kelimelerin, tek tek ele alınması durumunda dahi kişilik haklarına saldırı olarak değerlendirilebilecek onur ve haysiyeti incitici sözlerin bulunmadığı değerlendirilmektedir.

Düşünce özgürlüğünün sadece ifade hürriyetini haber ve fikirlerin içeriğini korumadığı, haber ve fikirlerin iletilmesi usulünü ve üslubunu da koruduğunun gözetilmesi gerektiği, bu durumun çağdaş demokraside bilgi ve fikir iletme yükümlülüğü olan aynı zamanda demokratik siyasi yaşantının vazgeçilmez unsuru olarak kabul edilen siyasi partilere tanınmış ve onun görevini serbest bir şekilde  yerine getirmesini sağlamaya yönelik bir özellik olduğu öncelikle değerlendirilmelidir.

 AİHM’in yerleşik içtihatlarında da belirttiği gibi, etkili siyasi kişilerin ve hükümetlerin kullandıkları kamu gücünden dolayı kendilerine yöneltilmiş en ağır eleştirileri bile hoşgörü ile karşılamak zorundadır. Sağlıklı bir demokrasi, bir hükümetin yalnızca yasama organı veya yargı organları tarafından denetlenmesini değil aynı zamanda sivil toplum örgütleri, medya ve basın veya siyasi partiler gibi siyasal alanda yer alan diğer aktörlerce de denetlenmesini gerektirir (örnek bir karar için bkz. Castells/İspanya, B. No: 11798/85, 23/4/1992, § 46).

Aynı şekilde siyasetçilere yönelik eleştirilerin kabul edilebilir sınırları, diğer kişilere yönelik eleştiri sınırına göre daha geniştir. Bir siyasetçi diğer kişilerden farklı olarak, her sözünü ve eylemini bilerek halkın ve aynı zamanda diğer siyasetçilerin denetimine açar; bu nedenle de daha geniş hoşgörü göstermek zorundadır (benzer bir yaklaşım için bkz. Lingens/Avusturya, § 42).

     Yine de siyasetçilerin daha hoşgörülü olmak zorunda olmaları Anayasa’nın 26. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen “şöhret ve haklarının” korunmayacağı anlamına gelmez. Aksine 26. maddenin ikinci fıkrası bütün bireylerin itibarlarının korunmasına imkân verir. Ancak, şahsi sıfatları dışında hareket eden siyasetçiler bakımından söz konusu korumanın gerekleri, siyasi meseleleri açık biçimde tartışmanın yararıyla bağlantılı olarak tartılmalıdır (aynı konuya AİHM’in yaklaşımı için bkz. bkz. Lingens/Avusturya, § 42).

   Sanığın iddia konusu yazıda, yaklaşan mahalli idareler seçimleri ve bu bağlamda siyasi propaganda faaliyetleri kapsamında ülkenin genel siyasetine, siyasal iktidara yönelik yoğun siyasi tarzda eleştiride bulunduğu ve katılan sayın Cumhurbaşkanı’ nın mevcut siyasi gücüyle yeteri kadar oy alamadığını, kendisinin baskıcı siyasi tutumu karşısında çok daha fazla oy alması gerektiğini beyan ettiği, katılan Sayın Cumhurbaşkanını “beceriksiz despot” olarak aynı zamanda hiciv içeren siyasi tarzda eleştirdiği, yazı bütünü nazara alındığında, ülke bütünlüğü, seçim sistemleri ve ülke meseleleri hakkında açıklamalarda bulunulmuş olması nedeniyle  genel nitelikte bir tartışmaya katkı sağladığı ve toplumda bu yönlü bir tartışmanın demokratik siyaset sisteminin bir gereği olduğu değerlendirilmektedir. Ayrıca siyasi alanda yer alan bütün aktörlere, hükümetlere ve siyasetçilere yöneltilen hicivli eleştirinin sınırı da özel kişilere göre çok daha geniştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu konuda hicvin, temelinde yatan gerçekliği abartılı ve bozulmuş bir şekilde sunan sanatsal bir ifade ve sosyal bir yorumlama şekli olduğunu ve doğal olarak tahrik etme ve kışkırtma amacı güttüğünü gözeterek, bu nedenle bir siyasetçinin, sanatçının veya herhangi bir kişinin kendisini bu şekilde ifade etme hakkına yapılan her türlü müdahaleyi daha özenli bir şekilde inceleme gerektiğine işaret ettiği görülmektedir. (Tuşalpv.Türkiye, No.32131/08 ve 41617/08 §.48,21/02/2012). Yine  başka bir kararında demokratik toplumların olmazsa olmazı olan genel nitelikli tartışmalara ilişkin hiciv yoluyla yapılan çıkışlar üzerinde, yapılacak müdahalenin caydırıcı bir etki doğurma ihtimali olduğuna da kanaat getirdiği görülmektedir. (Eon v. Fıransa davası §.61)

Konuyla ilgili Bölge Adliye Mahkemelerinin son dönemde vermiş olduğu kararlara bakıldığında ;

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesinin 21/02/2017 gün 2017/7 esas 2017/35 karar sayılı ilamına göre ; “…Bu açıklamalar ışığı altında, sanığın sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı, “”…Ne oldu şimdi… Ben diktatör olsam, sen o yayını yapamazsın” demişti. Yayın durdu. Diktatör oldu…” şeklindeki paylaşımın, suç oluşturup oluşturmadığı yönünde yapılan değerlendirmede; Türk dil kurumunda diktatör kelimesinin “Bütün siyasi yetkileri kendinde toplamış bulunan kimse” olarak tanımlandığı, sanığın muhatap belirtmeksizin, yayın durdurulmasına ilişkin yaptığı, fiil isnadına dayanmayan ve değer yargılarından ibaret paylaşımın, içeriği itibariyle hakaret niteliği taşımadığı, demokratik toplumun zorunlu unsurlarından olan eleştirme, yorumlama işlevi ve Anayasanın 26, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10.maddelerinde düzenlenen fikir ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiği ve bu anlamda Cumhurbaşkanına hakaret kabul edilemeyeceği kanaatine varıldığından,…”

Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesinin21/02/2017 gün 2017/432 esas 2017/389 karar sayılı ilamına göre ; “…Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Sanığın,… Cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ a hitaben “bir şey diyeceğim erdoğan, dümdüksöylüyom sen bana göre bir diktatörsün,” diktatör erdoğan, faşist Erdoğan” şeklindeki paylaşımlarda sanık tarafından yapılan yorumların eleştiri mahiyetinde olduğu, yukarıda açıklanın gerekçeler doğrultusuda ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiği,…”

Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesinin 24/03/2017 gün 2017/435 esas 2017/403 karar sayılı ilamına göre ; Sanık E..’ nın, … basın açıklaması sırasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ a yönelik olarak “…Türkiye Cumhuriyetinin değil Erdoğan diktatörlüğünün…” şeklindeki sözlerinin, ifade hürriyetine ilişkin yukarıda açıklanan ilke ve kriterler nazara alındığında ağır eleştiri mahiyetinde olduğu, sanığın yargılamaya konu beyanlarının bir bütün halinde, kaba ve rahatsız edici özelliğinin bulunmasına karşın, Türkiye Cumhuriyet Cumhurbaşkanının şeref, onur ve saygınlığına saldırı niteliğinde olmadığı, Türk dil kurumu sözlüğünde “diktatör” sözcüğünün, “Bütün siyasi yetkileri kendinde toplamış bulunan kimse” olarak tanımlandığı, dolayısıyla sanığın, olay tarihinde bu sözcüğün de içinde bulunduğu sözlerinin, Avrupa İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 19.maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10/1.maddesi ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 25 ve 26.maddelerinde yer alan ifade özgürlüğünün sınırları kapsamında kaldığı ve suç teşkil etmediği, bu nedenle atılı suçun yasal unsurlarının somut olayda oluşmadığına dair Mahkemenin kabulünde bir isabetsizlik görülmemiştir…” şeklindeki içtihatları mahkememizce nazara alınmıştır.

Yukarıda anlatılanlar doğrultusunda, despot sözcüğünün siyaset biliminde bir tanımlama olduğu, Bölge Adliye Mahkemelerinin de bu tür tanımlama ve ifadeleri kabul edilebilir siyasi eleştiri mahiyetinde değerlendirdiği, bunun yanı sıra, sanığın savunmasında belirttiği gibi katılana somut bir fiil ya da olgu isnat etmediği, hakaret içerikli bir ifade de bulunmadığı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ihlal tespit ettiği pek çok kararında vurguladığı gibi iddia konusu sözlerin “şiddet” çağrıştırmadığı ve “nefret” söylemi de olmadığı, buna göre yoğun ve ağır siyasi eleştiri mahiyetindeki aynı zamanda hiciv içeren açıklamanın çarpıcı ve sert üslupla topluma aktarıldığı, serbest, çoğulcu ve çağdaş demokrasilerde sağlıklı bir seçim sonucuna ulaşılabilmesi için bu yönlü eleştirinin toplum tarafından tartışılmasında fayda bulunduğu, kamuoyuna yansıyan bir takım siyasi tartışmalardan yola çıkılarak röportaj  tarihi itibariyle güncel siyasi meselelerin dile getirildiği, konuyla ifade arasında düşünsel bağlılığın ve ölçülülüğün bulunduğu, sanığın bir siyasi partinin genel başkanı olması, katılan sayın Cumhurbaşkanının devlet içerisindeki bulunduğu üst konum ve oldukça etkili siyasi yönü ve karizması nazara alındığında, kamuoyuna mal olmuş siyasi kişilerin toplumdaki diğer kişilere nazaran taşkın eleştirilere daha fazla katlanması gerektiği değerlendirilmektedir.

Bütün bu hususlar yukarıda aktarılan evrensel nitelikteki bütün yüksek yargı içtihatları ile birlikte değerlendirilip nazara alındığında, iddiaya konu yazının hukuka uygunluk nedenlerinden yararlanacağı sonucuna varılmıştır.

Açıklanan nedenlerle sanığa yüklenen fiillerin kanunda suç olarak tanımlanmamış olması nedeniyle sanığın beraatine dair aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.

HÜKÜM : Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere;

1-Sanığın üzerine atılı Cumhurbaşkanına Hakaret suçunu işlediğinden bahisle TCK 299/1,2,53 maddeleri gereğince cezalandırılması istemiyle mahkememize açılan kamu davasının yapılan yargılaması neticesinde; yüklenen fiilin kanunda suç olarak tanımlanmamış olması nedeniyle, CMK 223/2-a maddesi gereğince, sanığın müsnet suçtan BERAATİNE,

2-Sanık kendisini vekille temsil ettirdiğinden, hüküm tarihinde yürürlükte bulunan AAÜT uyarınca 1.980,00 TL vekalet ücretinin hazineden alınarak sanığa ödenmesine,

3- Yapılan yargılama giderlerinin kamu üzerinde bırakılmasına,

Dair, katılan vekilinin yüzüne karşı kararın tefhiminden, sanık ve sanıklar müdafilerinin yokluğunda kararın tebliğinden itibaren 7 gün içinde mahkememize, mahkememize gönderilmek üzere başka yer Asliye Ceza Mahkemesine verilecek bir dilekçeyle veya bu mahkemelere müracaat ile zabıt katibine yazdırılıp hakime onaylattırılacak bir tutanak ile İstanbul Bölge Adliye  Mahkemesi ilgili Ceza Dairesinde istinaf yolu açık olmak üzere verilen karar açıkça okunup, usûlen anlatıldı.04/04/2017

Kâtip 157466

  ¸e-imzalıdır

Hâkim 107606

  ¸e-imzalıdır

18 MART ÇANAKKALE ZAFERİ

BU GÜNLERE ULAŞMAMIZI SAĞLAYAN BAŞTA GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK VE SİLAH ARKADAŞLARI OLMAK ÜZERE, VATANIN BÖLÜNMEZ BÜTÜNLÜĞÜ VE TÜRK MİLLETİNİN HUZUR VE GÜVENLİĞİ İÇİN HAYATLARINI FEDA ETMEKTEN ÇEKİNMEYEN AZİZ ŞEHİTLERİMİZİ MİNNET VE SAYGIYLA ANIYORUZ.

PROF.DR.ABDURRAHİM KARSLI

MERKEZ PARTİ GENEL BAŞKANI

14 Mart Tıp Bayramı

14 MART TIP BAYRAMI

ÜLKE VE DEVLET OLARAK SAĞLIKLI BİR TOPLUM TEMENNİSİYLE, SAĞLIK HİZMETİ SUNAN TÜRKİYE’MİZDEKİ HEKİMLERİMİZİN, SAĞLIK PERSONELLERİMİZİN VE ÇALIŞANLARIMIZIN 14 MART TIP BAYRAMINI KUTLAR SAĞLIK VE ESENLİKLER DİLERİM.

PROF. DR. ABDURRAHİM KARSLI
MERKEZ PARTİ GENEL BAŞKANI

Referandum Hakkında Merkez Parti Olarak Düşüncelerimiz

Şahsım ve partili arkadaşlarımla yaptığımız değerlendirmeler sonucu bu referandumda Merkez Parti olarak bizler “hayır” oyu kullanmayı kararlaştırdık.

Hayır demenin gerekçesi olarak şimdiye kadar çok sayıda sebep zikredildi, bunları millet olarak dinledik ve biliyoruz. Dolayısıyla bilinenleri yeniden tekrar etmeye gerek yok diye düşünüyorum.

Ben şahsım adına değişiklik metni ortaya konulur konulmaz, henüz genel kuruldan geçmeden bu düzenlemeyi “bütün yetkileri tek şahısta topladığı için” beğenmediğimi sosyal medyada kendi hesaplarımda açıklamıştım. Şimdi kısaca hangi sebeplerle “HAYIR” dediğimizi açıklamak istiyorum.

1- Tarihi Gelişmelere Aykırılık:

Anayasalar, siyasi rejime yol gösteren kanuni düzenlemeler, bir devletin kuruluşunu, işleyişini, organlarını ve bireylerin iktidarlar karşısındaki hak ve hürriyetlerini gösteren belgelerdir. Anayasalar bir nevi toplu yaşama sözleşmesidir. Anayasa ve siyasi rejimin bir arada teşekkül etmesinden ise devlet meydana gelir. Yani devlet milletin teşkilatlanmış şeklidir. İnsanlar birbiri ile yaşadığı sürece idare edenler ve idare edilenler diye iki gruba ayrılırlar. Bu kutuplar arasındaki ilişki ve ihtilafları çözmek için uygulanan kuralları ise anayasalar belirler.

Devlet insanların toplu olarak yaşamaya başladıkları günden beri vardır ve onu meydana getiren insanlardan ayrı bir tüzel kişiliğe sahiptir. Bu tüzel kişilikte hakimiyetin kimde olduğunu ise yine anayasa tarif eder. Bu hakimiyet ve egemenliğin kaynağına göre ise, monarşi, oligarşi ve demokrasi olmak üzere devlet şekilleri ortaya çıkar. Monarşik devlet şekillerinde egemenlik tek kişidedir. Bu rejimlerde hakim şahıs belli bir usulle, hatta seçimle de gelebilir. Bu bir nevi diktatörlük rejimidir ve sonuçta diktatörlüğe gider. Bu sistemlerde genellikle, zamanla tek kişinin yetkileri bir meclisle paylaşılmaya başlamış, mutlak monarşiler, meşruti monarşiye dönüşmüş ve meclisin yetkileri arttırılmıştır.

Oligarşik yönetim biçimlerinde devleti idare edenler bir gruptur. Bu hakim grup bir ideoloji etrafında toplananlar olabileceği gibi, bir aristokratlar, zenginler veya seçkinler grubu da olabilir.

Demokratik rejimlerde ise, bu egemenlik millete aittir. Milletin seçtiği organlar vasıtası ile bu egemenlik hakkı kullanılır. Bu sistemlerde idare edenler ile idare edilenler arasında bir üstünlük yoktur. Uygulamalar kuvvetini kanundan alır, kanun önünde ise gerçek ve tüzel kişiler aynı haklara sahiptir.

Osmanlı İmparatorluğunda demokratikleşmede ilk somut adım Sultan Abdülmecit döneminde Gülhane Parkı’nda okunan ve adına bu sebeple Gülhane Hatt-ı Hümayunu veya Tanzimat-ı Hayriye denilen 1839 tarihli fermanla başladı. Hürriyet arayışları, anayasa ve siyasi rejim değişikliği talepleri 1848 Fransız Devrimi’nden itibaren ve özellikle Namık Kemal’in başını çektiği Genç Osmanlılar hareketi ile açıkça dile getirildi.

1876’da Abdülaziz’in tahttan indirilmesiyle anayasa çalışmaları daha ciddi olarak gündeme geldi. Kısa süren saltanat döneminde anayasa hazırlatmayı başaramayan V. Murat tahttan indirilerek, meşrutiyet fikrine daha yakın olduğu sanılan II. Abdülhamit tahta geçirildi ve 23 Aralık 1876’da I. Meşrutiyet ilan edilerek Türk tarihinde ilk Kanun-i Esasi kabul edildi. Böylece ilk defa padişahın yetkileri meclis ile paylaşılmış oldu. Bu düzenlemeye göre; Padişah meclisi feshedebilirdi. Bu düzenlemeye  göre; Osmanlı tebaasından herkes şahsi hürriyetlere sahiptir ve hiç kimse başkalarının hürriyetine zarar veremez. İşkence ve her türlü eziyet yasaktır. Kimseden kanunsuz vergi ve ceza alınamaz.Mahkemeler bağımsızdır. Özel mülkiyet her türlü saldırıdan korunmuştur ve kimsenin özel mülküne zorla girilemez.

1908 yılında 2.Meşrutiyet ile yeniden anayasa ilan edildi. Kısaca bu tarif ve tarihi özetten anlaşılacağı üzere parlamenter sistem ve halkın seçtiği meclisin, yöneticilerin yetkilerini paylaşma ve denetleme usulü bizim tarihi geçmişimize dayanır ve buradaki birikimin bir tecellisidir. Şimdi meclisin yetkilerini azaltarak, yürütmenin kuvvetlendirilmesi bahanesiyle bütün yetkilerin ismiyle de uyuşmayan Cumhurbaşkanına verilmesi hem bu tarihi geçmişimize aykırılık, hem hürriyetlerin daraltılması, hem de siyasi sistem olarak demokratik yapılardan uzaklaşarak, monarşik ve despotik bir yapıya dönüşme arayışlarıdır. Tarihin ve dünyadaki demokratik gelişmelerin tersine bir harekettir. Bu sebeple bu yeni anayasal düzenlemeye “HAYIR” diyoruz.

2-Sistem Değişikliği:

Değişiklik metnine bakıldığı zaman genel olarak şu söylenebilir. Bu düzenlemede meclisin yetkileri azaltılarak, bir çok noktada yeni ismiyle “Cumhurbaşkanlığı sisteminde” bütün yetkiler Cumhurbaşkanına verilmiştir. Aslında buna Cumhurbaşkanlığı sistemi de denilemez. Çünkü bu yeni sistemde Cumhurbaşkanı aynı zamanda partili ve hatta iktidar partisinin genel başkanıdır. Bütün bunlara rağmen seçildikten sonra nasılsa tarafsızlık yemini edecektir. Bu sistemde sadece meclisin yetkileri azaltılmamış, seçildikten sonra devletin ve herkesin temsilcisi, devletin bütün kurum ve kuruluşlarını düzenli bir şekilde çalıştıracak ve bir nevi hakem konumunda olan Cumhurbaşkanının, bu tarafsız vasfı terk edilmiş ve sadece adı muhafaza edilmiştir. Yine parlamenter sistemin olmazsa olmazı, meclis içinden seçilen ve idarede milleti temsil eden, denetime tabi ve millete devamlı hesap vermeye açık, bakanlar kurulu ve bakanlıklar tamamen kaldırılmış ve siyasi rejimin temellerinde bir değişiklik meydana gelmiştir. Onun için bu düzenleme sadece hükumet etmede değil, siyasi rejimde de köklü değişikliklere sebep olacaktır.

Yürütmede bütün yetkileri tek başına üstlenen Cumhurbaşkanının denetimi de oldukça zor ve hatta imkansızdır. Çünkü yapılan düzenlemeler ve ince hesaplara göre, meclisin çoğunluğu da Cumhurbaşkanının mensubu bulunduğu partide olacaktır. Yüce divana sevki için ise ağırlaştırılmış çoğunluk gerekeceği için bu adeta imkansızdır. Ayrıca yüce divana sevk edilse dahi üst düzey kamu görevlilerini yine Cumhurbaşkanı atayacağı için, kendi atadığı insanlar kendisini yargılayacak ve denetleyecektir. Dolayısıyla tarihi seyir içinde sultan ve padişahlardan alınan yetkiler bu düzenleme ile asrın padişahlarına yeniden iade edilmekte ve yasama meclisinin yetkileri daraltılarak, sistemde önemli değişiklikler yapılmaktadır. Bu sebeple de “HAYIR” diyoruz.

Hukukçular bir memlekette hangi kanunların uygulandığı kadar, bu kanunların nasıl uygulandığına da önem verirler. Bizim kanunların uygulanması açısından iyi bir imtihan vermediğimiz, bütün tarihi geçmişimizle ortadadır. Bu memlekette hukuk her zaman bir adaleti arama vasıtası olarak değil, taciz ve insanlardan öç alma unsuru olarak kullanılmıştır. O halde idare edilenleri mümkün mertebe uygulayıcıların insafına ve iyi niyetine terk edemeyiz. İnsan küçücük şahsi bir firmasını, en yakını ve hatta evladı dahi olsa yanılabilir düşüncesiyle onun tek başına idaresine tevdi edemez. O halde bütün bir milletin kaderi, devletin idaresi nasıl bir kişiye terk edilir. Biz bu tarihten sonra tarihi gelişmelere, akla, mantığa ve evrensel hukuk kurallarına da uygun olarak ve ekseriyetin ittifakı ile yeni düzenlemeler yapmalıyız. Talandan mal kaçırır gibi, hiç bir şart, zaman ve zemin uygun olmadan bu tür düzenlemeleri yapmamalıyız. Bu sebeple bu düzenlemeye “HAYIR” diyoruz.

3- İnanç Değerlerimize Aykırılık:

Bizler tarihi bir geçmişi ve inanç değerleri olan bir milletiz. İnançları insanların yönetim biçimlerini de etkiler. Türk tarihine bakılırsa resmi bir düzenleme olmasa dahi, idarecinin yanında mutlaka bir istişare meclisi vardır. Zaten bizim dinimiz işlerimizi “meşveretle yürütmeyi” emreder. Bu emir evvela en bariz bir şekilde bu dini bize anlatan Peygamber (asv) efendimizin hayatında ve tatbikatında görülür.

Hz. Peygamber (asm.), kendi görüşlerini arkadaşlarına dayatmaz, her hususta onlarla birlikte meşveret eder,  görüşlerini alırdı. Ebu Hüreyre, “Ben, Resulullah’tan daha fazla arkadaşlarıyla meşveret eden birini görmedim” diyor.

Bedir, Uhud, Hendek Savaşları öncesi, ashabına danışmış, onların fikirlerini almış, ona göre hareket etmiştir.

Mesela, Bedir Savaşı öncesi, orduya yerleşme emri verdiğinde, arkadaşlarından Hubab b. Münzir”Ya Resulullah, buraya yerleşmemiz, Allah’tan bir vahiyle midir? Yoksa, sizin düşünceniz midir?” diye sorar. Resulullah, kendi düşüncesi olduğunu söyleyince, Hubab, su olan bir yere yerleşmenin daha uygun olacağını ifade eder. Resulullah, bu görüşten memnun kalır ve ordusunu onun dediği yere yerleştirir.

Meşveret, hak ve hakikati ortaya koyma ve mevcut şartlarda en uygun imkanı yakalama ve meşveret edilenlere değer verme ve maddi ve manevi mesuliyeti ve aynı zamanda başarıyı paylaşma demektir.

Hz. Peygambere, Uhud mağlubiyeti neticesinde

“Onlarla meşveret et.” emrinin gelmesi de manidardır. Zira esasen Resulullah savaş öncesi meşveret etmiş, “şehirde müdafaa savaşı yapılması” şeklinde görüş belirtmişti. Çoğunluk, meydan savaşı isteyince, onların görüşüne göre hareket emri verdi. İsteseydi, şuranın bu kararını lağvederdi. Fakat O, bunun arkasındaki elem, zarar ve savaş kurbanlarını az-çok bilmekle beraber, bu kararı uyguladı. Çünkü, meşveret esasının yerleşmesi, İslam cemaatinin talimi ve ümmetin terbiyesi, geçici zararlardan çok daha önemliydi.

Bunu takip eden dört halife döneminde de bir çok örneklerini bulmak mümkündür. İşte bu yeni düzenleme gerçekten bu yolu kapatıp, meclisin dahi yetkilerini daraltıp, bir şahsa olağan üstü yetkiler verdiğinden, bu düzenlemeye biz Merkez Parti olarak “HAYIR” diyoruz.

4-Milli Birliğimize Aykırılık:

Bilindiği üzere şu anda memleketimizde iç ve dış politikada ciddi sıkıntılarımız mevcuttur. Bu sıkıntıları halletmek ve özellikle milletin bu sıkıntılı zamanlarda daha fazla kutuplaşmalarına sebep vermemek için mümkün mertebe, bu anayasa değişikliği gibi temel tartışma konularından uzak durmak gerekir. Yürütmeyi kuvvetlendirmek şu an için memleketin acil bir meselesi olmadığı gibi, uzun süreden beri tek başına iktidarda olan bir partinin isteyip de yapamadığı bir konu da bulunmamaktadır. Özellikle yargılama konularında anayasa değişiklikleri de dahil, iktidar ne istedi ise yaptı, fakat her zamanki durumlardan daha kötü bir noktaya memleketi getirdi. Bu sadece yargılama konularında değil, idari tasarruflarda da böyle oldu. Hiç dinlenilmeden, ifadesine başvurulmadan, sadece muhalefeti sebebiyle yıllardır çalıştıkları kurumlardan ihraç edilen, delilsiz bütün hakları elinden alınan insanların sayısı bilinmeyecek kadar çoktur. Yasama noktasında da iktidar partisinin bir sıkıntısı yoktur. Çünkü meclis çoğunluğu olduğu için isabetli isabetsiz istediği kanunu çıkarmaktadır. Kısaca yasama, yürütme ve yargılamada iktidar fiilen her şeye hakim durumdadır, fakat uygulamaları ne yazık ki içler acısı, yani çok kötüdür. Şimdi bütün bunlara rağmen, madem iktidarı hukuka uygun icraat yapmaya zorlayamıyoruz, o halde hukuku fiili uygulamaya uyduralım şeklindeki düşünce çok yanlıştır ve sadece milleti iyece kamplara ayırmaktan başka bir işe yaramamaktadır.

Ayrıca bu süreçte özellikle iktidar yanlılarınca kullanılan dil, bilhassa “hayır” diyenleri terörist ilan etmek oldukça mahzurludur. Siyasetçilerin ve bütün insaflı ve aklı selim insanların en öncelikli görevi, milletin birliğini, asayişi ve güvenliği temin etmektir. Biz toplumda meşru dairede ve hukuk çerçevesinde ifade edilen her fikri hürmet edilir kabul edip, bu referandumda ve daha sonrasında ortaya çıkabilecek sıkıntılara ve milletin daha fazla bölünmesine engel olmak için “HAYIR” diyoruz.

5- Kuvvetler Ayrılığı İlkesine Aykırılık:

Demokratik ve Cumhuri rejimin en önemli göstergesi kuvvetler ayrılığı ilkesidir. Hatta yürütmenin kuvvetli olduğu, özellikle başkanlık sistemlerinin hakkıyla uygulandığı sistemlerde bu kuvvetler ayrılığı daha sert şekilde ve denge unsuru olarak kullanılır. Mesela en son ABD’de başkanın ülkeye gelecek yabancılar hakkında vize konusunda fevri uygulamalarına karşı, bağımsız yargı engel oldu. Bu anayasa değişikliğinde yürütme kuvvetlendirilirken, yasama ve yargı da yürütmenin emrine verilmiştir. Çünkü sınırsız yetkilere sahip Cumhurbaşkanı partisine, siyasete ve meclise de hakim olacağı için, aynı zamanda bütün üst düzey kamu yöneticilerini ve yargıdaki yöneticilerin atamalarında da etkili olacağı için, sonuç olarak kuvvetler birliği sistemi ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple de “HAYIR” diyoruz.

6-AKP’nin Seçim ve Referandumlardaki Üslubu:

AKP her seçim ve referandumda kamplaştırıcı ve milleti bölen bir üslup kullanıyor. Nitekim bu referandum için “15 Temmuz kalkışma hareketinin bir rövanşıdır”, deniliyor. Ne yazık ki AKP bunu her zaman yapıyor. En dikkatli ve itinalı olması gereken HSYK seçimleri sürecindeki usul ve beyanları hatırlayınız, çok kötüydü. Hükümetten en üst düzey yetkililer ve özellikle bakanlar, bizim istediğimiz olmazsa seçimi meşru saymayız diye açıklama yaptılar. Bu ve benzeri yapılanlar bu işin hukuk ve adalet adına bir seçim olmadığını gösteriyordu. Sonuç olarak basına yansıyan hükümet kanadının seçimleri kazanması şeklinde yorumlandı. Adalet hukuk adına güzel şeyler olacak diye dua ve ümit ettik ve geldiğimiz nokta belli, şimdi Türkiye’de hukuk ve adaletten bahsedemiyoruz. En üst makamlardan tutunuz, en alt kademeye kadar hukuk ve adalet tanımama durumu devam edip gidecektir. Bu tarz kışkırtma ve toplumda kırgınlıkları, kavgaları ve her türlü kötü duyguları artıran usullerden toplum da yoruldu ve hiç bir faydasını da görmedik, bu sebeple buna bir dur demek için “ HAYIR” diyoruz.

7-Siyasi Gerekçeler:

Şimdiye kadar yazdıklarım bu anayasa değişikliğine hukuken neden hayır dediğimizin gerekçeleriydi. Şimdi ise kısaca siyaseten neden hayır dediğimizi açıklamak istiyorum.

Daha önceki beyanları da söylemiştim; AKP bir proje partisidir. Kendileri hep bir üst akıldan, yabancı servislerin operasyonlarından bahsederler dururlar. Gerçekte AKP istihbarat servislerinin bir projesidir. Bu bir dedikodu değil, şimdiye kadar yazılmış, çizilmiş, söylenmiş ve en son benim evimde herkesin şahitliğinde, kendi siyasi görüşlerinden olan insanların beyanı ve anlatımları ile sabittir. Bunu Cem Özer’in benimle yaptığı Tv programında kısaca anlatmıştım. Bu proje ve anlaşmaya göre, AKP iktidara getirilecek, her türlü önündeki engeller kaldırılacak, gerekli finans ve iç dış şartlar oluşturulacak, buna mukabil AKP; BOP projesinin gerçekleştirilmesi için gerekli faaliyetleri yapacak, İslam’ın yeniden yorumlanması ve Türkiye’nin bölgelere ayrılması noktasında gerekeni yapacak ve İsrail’in güvenliğini artırmak ve önündeki engelleri kaldırmak için gerekli işlemleri yapacaktır. İşte bu projeye göre bu referandum Türkiye’nin bölgelere ayrılması, yani son aşamadır. TC kurulmuş kurulalı kimse güneyimizde bir Kürt devleti kurmaya, bizi Kürt kardeşlerimizden ayırmaya muvaffak olamadı. Bu düzenlemeye evet demekle bu sigortayı, kendi elimizle bir tek kişiye teslim etmiş oluyoruz. Bunun için “HAYIR” diyoruz. Hiç bir gerekçe olmasa dahi proje partisi olan AKP ile böyle bir riske girmemek için bin defa “HAYIR” diyoruz.

 

 

 

 

 

Merkez Parti , Parti Programından

C- KAMU MALİ DENETİM KURULU

Devletin kendi yükümlülüklerini yerine getirebilmesi için, mali işlevini yapması kaçınılmazdır. Yani devlet yükümlülüklerini yerine getirmek için harcamalar yapmak, bu harcamaları yapmak için gelir toplamak, giderler karşılanmıyorsa borçlanmak zorundadır.

Devletin üstlendiği mali işler; “gelir”, “gider” ve “varlık”larını yönetmektir. Devlet, bu işlerini yerine getirirken hep “tek elden” yönetimi esas almıştır. Devletin; tek bütçesi, tek hazinesi, tek veznesi olur ve bunlar “tek kamu otoritesi” tarafından yönetilir; ilke budur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de bu ilkeyi dikkate alarak, kendi bünyesi içinde Maliye Bakanlığını kurmuştu.

Ancak, 1980’li yıllarda, yabancı sermayenin önünde, tek otorite olarak kamu mali yönetiminin olması engelleyici görünmüş ve Hazine, Maliye Bakanlığı’ndan kopartılmıştır. Böylece Devletin “Varlık” ve “mal” yönetiminde iki ayrı otorite oluşmasıyla, uyumsuzluk ciddi sıkıntılara neden olmaktadır.

Aynı şekilde, 2005 yılında da “Gelirler İdaresi Başkanlığı” kurularak Maliye Bakanlığı’ndan ayrıştırılmıştır. Giderler İdaresinin de Maliye Teşkilatı’ndan kopartılması hedeflenmiştir. Devletin mali işlevinin temelini oluşturan “gelir”, “gider” ve “varlık” yönetimi, birbirleri ile iç içe olmaları nedeniyle tek kamu otoritesine bağlılıkları zorunlu iken, kamu mali yönetimi parçalanmış, verimlilik düşmüş, yetki çatışmaları artmıştır.

2006 tarihinde yürürlüğe giren 5018 sayılı “Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu” ile 1050 sayılı Muhasebe-i Umumiye Kanunu yürürlükten kaldırılmış ve böylece Türk Devlet yapısında, devletin hakkı olan mali erk, yani “Devlette mali yönetimi tek elde toplayan” sistem kaldırılmıştır. Devletin kamu yönetiminde, “Maliye Bakanlığı odaklı” bir yönetime son verilmiş böylece devlet zayıflatılmıştır.

Adı geçen kanunun kaldırılmasıyla, devletin mali işlevini yerine getirmek üzere oluşturduğu “saymanlıklara” ve “saymanlara” son verilmiş, böylece Maliye Bakanlığı “saymanlar” vasıtasıyla elinde bulundurduğu gider yönetimindeki tüm otoritesini kaybetmiştir.

Getirilen; kamu kaynağını kullanırken “saymanlık”, kaynağı kullananların “hesap vermesi”, harcamalarda harcayanların “performansı” sistemidir. Bu sistemin işlerliğinde gerçeklik payı azdır; mali saydamlık, Kesin Hesap Kanunu ile sınırlıdır. Devletin bir bilançosu olmadığından, getirilen Devlet Muhasebe Sistemi’nin bilanço esasına uygun bir hesap çıkarma imkanı yoktur. Hâlbuki Kamu gelir, gider ve varlık yönetimlerinde “hesap” bazında sorumluluk zaten vardı.

Harcamalarda, harcayanların “performans”ının ölçülmesi sübjektif bir hadisedir. Performans ölçme kriterleri oluşturmak sabit değil, değişkendir. Yürütmenin, bu hususu, görev ifa eden kamu görevlileri üzerinde bir baskı aracı olarak kullanma ihtimali çok fazladır. Ve sonuçta oluşacak, yürütme-kamu görevlisi arasındaki sorunlarda mahkemelere çok iş yüklenmiş olacaktır.

Mali denetim konusunda getirilen “iç denetim”, “dış denetim” sistemi, idarenin harcamalarında bir şekliyle Maliye Teşkilatı’nın kontrol ve denetiminden kurtulma olarak addedilmesi gerekir. Yeni getirilen, “iç denetim sistemi”, denetimden daha çok bir kontrol listesi şeklinde faaliyet gösterir; idarenin kendi dışında bir mali yönetimin kontrolünden çıkması anlamına gelir.

Bu durum, Maliye Bakanlığı’nın üstlendiği mali işlevleri parçalamak, Hazine ve Bütçe birliğini hiçe saymak Devlet yönetimi için ciddi bir yanlışlıktır. Devletin “mali işlevindeki birliği” parçalamak çok ciddi sorunlara yol açar.

Zaten, Türkiye Cumhuriyeti kurumlarında, farklı iç denetim sistemleri mevcuttur ve işlemektedir. Teftiş kurulları ve kontrolörlükler ile, getirilen “iç denetim kurulları” arasında yetki, sorumluluk, görev alanı çatışması, uyumsuzluk söz konusudur.

İç denetim sisteminin yanı sıra, bir de 5018 sayılı yasa ile dış denetim sistemi getirilmiştir. Böylece Devletin mali yönetiminde “dış denetimin”, “Sayıştay” tarafından yapılacağı ön görülmüş- tür. Buna göre, vergi incelemelerindeki karşı inceleme yapılması yetkisi de Sayıştay’a verilmiş olmaktadır.

5018 sayılı Mali Yönetim ve Kontrolü hakkındaki kanunla, “Uluslararası Denetim Standartları” ile, sadece ABD’de uygulanan “Genel Kabul Görmüş Devletin Standartları”, Sayıştay tarafından uygulanacaktır. Burada, Sayıştay’ın bu görevleri yürütme olasılığı çok zayıftır. Kaldı ki, daha başta yanlış yapılmıştır: “Genel Kabul Görmüş Uluslararası Denetim Standartları” diye bir tanımlama yoktur. Ya “Uluslararası Denetim Standartları” ya da sadece ABD’de uygulanan “Genel Kabul Görmüş Denetim Standartları” vardır.

Bu iki sistem birbirinden ayrı bir sistem olmasına rağmen, bunlar birleştirilerek, “Uluslar arası Genel Kabul Görmüş Denetim Standartları” oluşturulup, bu hususta Sayıştay yetkilendirilmiştir. Ancak, uluslar arası denetim literatüründe böyle bir denetim sistemi yoktur. Bu nedenle Sayıştay’ın hangi kurala ve hangi muhasebe prensiplerine göre Devletin mali denetimini yapacağı belli değildir.

Söz konusu Yasa ile, dünyanın hiçbir ülkesinde olmayan görev ve uygulama Sayıştay’a verilmektedir.

Sayıştay mevcut mevzuat ile, bir taraftan TBMM adına denetim işlevini yürüterek “yasama erkini” kullanmakta; diğer taraftan, yürütme erki içinde yer alan kamu kaynaklarının kullanımında harcamanın etkili, ekonomik ve verimli kullanılıp kullanılmadığının belirlenmesi ve kamu kurum ve kuruluşlarının faaliyet sonuçlarının ölçülmesi ve performans bakımından değerlendirilmesi suretiyle, bir anlamda yürütme erkini kullanmakta; öte yandan da, yargılama erki içinde yer alan gelir ve harcamaların kanunlara ve hukuki düzenlemelere uygun olmadığının tespiti halinde gelir toplayanları ya da harcamayı yapanları yargılamak suretiyle yargılama erkini de kullanmaktadır.

Dünyanın hiçbir devletinde, üç erki bir arada kullanabilen bir devlet yapısı yoktur. Daha önce bir hesap mahkemesi olarak kurulan ve örgütlenen Sayıştay’a, Türk mali denetim sistemi açısından yeni verilen işlerle, radikal bir denetim yapmasına imkan vermesi pek mümkün değildir. Sanki mevcut sistem, hiçbir şey doğru ve kesin olarak yapılamasın diye düzenlenmiş gibidir.

Sayıştay’a verilen rol, her üç erkin; Yasama, Yürütme ve Yargı erkinin birlikte kullanılmasına imkan verecek şekilde olamaz. Eskiden olduğu gibi bir hesap mahkemesi olarak işlevini yerine getirmesi daha uygun olur. (Halen 832 sayılı Sayıştay Kanunu’nun da bu yönde değişiklikler yapılmadığı için uygulamaya geçilmemiştir).

Maliye Teftiş Kurulu’nun, Maliye Bakanlığı’nın dışındaki birimlerde, yani diğer bakanlıklarda, belediyelerde, Kamu İktisadi Teşebbüslerinde, dernek ve vakıflarda velhasıl tüm kurum ve kuruluşlarda mali denetim işlevine ilişkin teftiş, tahkik ve denetim yetkileri tartışılır hale gelmiştir. Ayrıca, Maliye Müfettişleri’nin yanı sıra vergi denetimlerinde Hesap Uzmanları Kurulu ile birlikte, Maliye ve Hazine Teşkilatı’ndaki Kontrolörlerin, mali yönetime ilişkin denetimleri; banka denetimlerinde ise, tüm bu denetim birimlerinin BDDK’nın mevcudiyeti ve Bankacılık Kanunu’ndaki denetim esasları çerçevesinde denetim yetkisinin nasıl uygulanacağı belirsizliğini korumaktadır.

Elbette, mevcut idari ve mali denetim konusunda radikal değişimler yapmak; hızla gelişen, dönüşen uluslararası ekonomik, finansal ve ticari koşullara ve ülke gerçeklerine göre gereklidir. Ancak, yukarıda özetle ortaya konan denetim sistemlerinin, denetim alanında büyük kaos yaratacağı görülmektedir.

İşte bu nedenlerle Partimiz; kamu mali denetimi için, diğer batı ülkelerinde olduğu gibi “Bağımsız Kamu Mali Denetim Kurulu” kurulmasını öngörmektedir.

Partimiz; her ülkenin, “kendi özeline” yabancı sistemleri karıştırmama prensibinden hareketle; denetimlerin, “uluslararası bağımsız denetim kurullarına yaptırılmasını önleyici yasal önlemleri alacak ulusal bir kurul oluşturacaktır.

Partimiz; eskiden olduğu gibi Sayıştay’ın yürütme erkine karıştırılmaması, hesap mahkemesi konumundan çıkarılmaması, yargı erki içinde bırakılmak suretiyle de diğer erklerin işine karıştırılmamasını ön görünmektedir.

Partimiz; mali yapıyı böyle parçalayarak; devletin ekonomik, ticari ve finansal yönetim, denetim erkini sınırlayarak oluşan devletin kurumsal çöküşünün önüne geçmek için gereken tedbirleri alacaktır.

Merkez Parti, yerel yönetimlerin de mali açıdan “Bağımsız Kamu Mali Denetim Kurulu” denetiminde olmasını öngörür.

Partimiz; denetimdeki boşlukların, görevi ihmal ve/veya kötüye kullanmanın, yolsuzluklara geçit veren çetecilik v.b. organizasyonlara, yoksulluğa, işsizliğe, gelir dağılımındaki adaletsizliğe, ekonomide ve yönetimde verimsizliğe, ahlaki ve insani değerlerde yozlaşmaya  yol açtığını bilmektedir. Sonuç olarak; toplumun beklenen istikametlerde gelişmesinin engellendiğinin ve ülke idaresinin gittikçe zorlaştığının da farkındadır.

Denetim sonucu hazırlanan belge ve bilgileri ihtiva eden raporlar ilgili kuruluş ve yürütme organlarınca en kısa sürede işleme konulacak şekilde yeni düzenlemelere gidilecektir. İhaleye fesat karıştırmak, rüşvet, organize çıkar amaçlı mali ve ekonomik, vb. gibi suçlar zaman aşımına sokulmayacaktır.

 

Merkez Parti , Parti Programından

B- DIŞ DENETİM (SAYIŞTAY):

Dış denetim, denetlenen kurumun dışından ve ondan bağımsız olan başka bir kurumun denetim elemanlarınca denetlenmesidir.

Demokratik devlet sistemlerinde, milletin iradesinin temsil edildiği parlamentoların; hükümetlerce kaynakların toplanması ve kullanılmasının bağımsız, tarafsız ve uzman kuruluşlar eliyle denetlenmesi bir zorunluluktur. Anayasa’nın da öngörülen kuvvetler ayrılığı ilkesinin temelinde; devlet görev ve yetkilerinin tek bir organda toplanmasını iktidar aşırılıklarına ve demokratik ve özgürlüklerin zedelenmesine yol açacağı düşüncesi vardır. İşte bu nedenle, aslında tek olan devlet iktidarının kullanılışını çeşitli organlar arasında bölmek, yürütmeyi; yasama ve yargı denetimine tabi tutarak erkler arasında dengeler kurmak demokratik hukuk devleti için kaçınılmazdır.

Sayıştay, Türkiye Büyük Millet Meclisi adına kamu idaresini (genel ve katma bütçeli dairelerin tüm gelir giderleri ile mallarını, devletin borç alma verme taahhütlerini, hazinenin iç ve dış borçlanma işlemlerini) denetleyen, gerektiği hallerde de yargı yetkisini kullanmak suretiyle sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hesap hükmüne bağlayan bağımsız bir Anayasal organdır. Ve yasama, yürütme ve yargı erkleriyle doğrudan ilişkilidir.

Sayıştay’a da “Yüksek Denetim”, dış denetim kapsamında mütalaa edilmekle beraber, Parlamento adına kamu denetimi yapmakta ve görev ve yetkilerini anayasadan almaktadır. Sayıştay faaliyetleri; TBMM’ne bildirme ile neticelenen “kısmı idari nitelikte”, ayrıca, bünyesinde mevcut bağımsız mahkeme tarzında örgütlenmiş daire ve kurullar tarafından kesin hükme bağlama ile “kısmı yargısal nitelikte”dir. Yani TBMM adına yürüttüğü denetim, Sayıştay’ın idari görevidir; sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlamak ise Sayıştay’ın yargısal görevidir.

Bu görev ve yetkilerle donatılmış olan Sayıştay, faaliyetlerini verimli ve iyi bir şekilde yerine getirememektedir. Sayıştay’ın “yüksek denetleme organı” ve “yüksek hesap mahkemesi” hüviyeti birbirine karışmıştır. Çalışmalarında verimlilik ve hakkaniyet pek sağlıklı değildir. Süratli ve daha adil karar almasında zorluk çekilmektedir.

Sayıştay’ın konumunun ne olduğu konusunda açık bir belirleme olmadığından, TBMM adına denetim görevini yerine getirirken bir takım olumsuzluklar meydana gelmektedir. Sayıştay ile Türkiye Büyük Millet Meclisi arasındaki ilişkiler açık ve net değildir.

Bütçe uygulamasının sona ermesinden itibaren başlayan kesin hükme bağlama faaliyetlerine ilişkin hükümler, 1050 sayılı Muhasebesi Umumiye Kanunu ve 832 sayılı Sayıştay Kanunu ile düzenlenmişti. Ancak, 5018 sayılı Yasa ile 1050 sayılı Yasa kaldırılmış olduğundan ve 832 sayılı Yasa’da bir değişiklik yapılmadığından, Sayıştay görevini yapmakta zorlukla ve yasal boşlukla karşılaşmaktadır.

Bu Yasa ile Sayıştay’a verilen “Genel Kabul Görmüş Uluslararası Denetim Standartları” adı altında görev, uluslararası denetim literatüründe yoktur. Sayıştay’ın bu görevinin nasıl yapılacağı açık değildir. TBMM adına denetim görevi idari, sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hesap hükmüne bağlama görevi yargısal, ama “Genel Kabul Görmüş Denetim Standartları” ile görevini ne adına nasıl yürüteceği belli değil; bir karmaşa mevcuttur.

Türkiye’de bütçe birliğinin bozulması, işlem hacminin artması ve emisyon, teşvik gibi bütçe dışı işlemlerin ağırlıklı hale gelmesi, sayman hesapları üzerinde denetimin hakkıyla yapılmasına imkan vermemektedir. Denetim, mali sistemimizi bir bütün olarak kavramaya yeterli değildir.

Sayıştay’da uygulanan denetim tekniği; hesaba dahil bütün işlemlerin tek tek elden geçirilmesi şeklinde olduğundan, devletin büyüyen idari ve mali faaliyetleri nedeniyle verimli olmamakta; dolayısı ile Sayıştay’a gönderilen bir çok hesabın hükmen onanmasına neden olmaktadır.

İşte bütün bu hususları genel olarak ele alan Partimiz; Sayıştay’ın anayasal konumu, yargısal durumu, denetim niteliği, idari nitelikteki faaliyetleri hususunda belirleyici, netleştirici düzenlemeleri öngörmektedir.

Partimiz; Sayıştay’ın denetim organı olma vasfı ile yüksek hesap mahkemesi niteliğini ayırt edici, belirleyici ve tanımlayıcı hukuksal düzenlemelere gidecektir.

Partimiz; mali nitelikteki kanunların uygulanmasını yakından takip etme ve bu konuda birçok karar alma durumunda olan Sayıştay’a; Anayasa’ya uygunluğu tartışmalı olan mali kanunlarla ilgili olarak Anayasa Mahkemesi’ne başvuruda bulunma yetkisi verilmesini gerekli görmektedir.

Partimiz; TBMM’de gelecek mali ve idari inceleme yapılma taleplerini, Sayıştay’ın ele alabilmesi için gerekli yasal düzenlemelere gidecektir.

Partimizi, hukukilik denetimi dışındaki denetim tür ve tekniklerinin uygulanmasına, devletin mali faaliyetlerinin fazla ve işlem hacminin yüksek olduğu günümüzde, işlemlerin tek tek elden geçirilmesine dayanan denetim tekniğinin süratli ve yeterli olmadığından hareketle, yeni denetim tekniklerinin uygulanmasına önem vermektedir.

Partimiz; Sayıştay’ın giderler üzerine yoğunlaşan denetiminin; aynı şekilde, aslında görevi olan gelirler üzerinde de yapılmasına imkan verecek tedbirleri alacaktır

Partimiz; Sayıştay denetimi dışında kalan; Kamu İktisadi Teşekkülleri, Kamu Şirketleri, Sosyal Güvenlik Kuruluşları, fonlar, devletten yardım alan vakıf ve derneklerin Sayıştay denetim alanına alınmasını öngörmektedir.

Partimiz; hem dairelerin, hem de denetim gruplarının çalışma alanlarının ayrı ayrı belirlenmiş olduğu Sayıştay’da; ekonomik ve teknolojik gelişmelerin ve buna paralel hukuki düzenlemelerin çok geniş ve karmaşık olması nedeniyle, çok daha fazla ihtisaslaşmaya gidilmesini zaruri görmektedir.

Partimiz; Sayıştay denetim faaliyetlerinin etkinleştirilmesi ve denetim tür ve tekniklerinde olu- şan değişikliklerin elemanlara aktarılması için, hizmet içi eğitime, araştırma-geliştirme çalışmalarına imkan verecek düzenlemelere gidecektir.

Partimiz; Sayıştay tarafından TBMM’ye gönderilen raporların, Meclis tarafından ne suretle görüşülüp neticelendirileceği hakkında bir hüküm olmayışından hareketle, bu boşluğu dolduracak yasal düzenlemelerin yapılmasını hedeflemiştir.

Partimiz; anayasaya aykırı olarak, Sayıştay’ın denetim alanına getirilen sınırlamaların kaldırılması için, bu düzenlemelerin aleyhine anayasa mahkemesine gidişe işlerlik kazandıracak önlemleri alacaktır.

Bu itibarla Partimiz; Sayıştay’da, ülkemizin koşullarına göre, “Uluslararası Denetim Standartları”nı da dikkate alarak köklü değişikliklere gidilmesini kaçınılmaz görmektedir.

 

Merkez Parti , Parti Programından

Denetim; kamu kurumlarının-kuruluşlarının, özel hukuk hükümlerine göre kurulmuş tesislerin, kamu menfaati noktasında kanun ve diğer mevzuata göre çalışıp çalışmadıklarının irdelenmesi, teftiş edilmesi ve kontrol edilmesidir.

A- İÇ DENETİM

B- DIŞ DENETİM (SAYIŞTAY)

C- KAMU MALİ DENETİM KURULU

A- İÇ DENETİM: Kamu yönetiminde kurum ve kuruluşlarında iç denetimi yapan teftiş kurulları, kontrolörlükler, denetçiler vardır. Her kamu kurumu ve kuruluşu kendi yapısına, faaliyetlerine ve amacına göre iç denetim kurumlarını oluşturmuştur. Gelişen ve değişen siyasi, ekonomik, sosyolojik, kültürel ve kamu yönetim anlayışlarını dikkate alarak denetim kurullarının yenilenmesi kaçınılmazdır.

Ancak, 2006 yılında yürürlüğe giren 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu gereği iç denetim sistemi getirilmiştir. İç denetim sisteminin amacı; kamu idarelerinin faaliyetlerinin amaç ve politikalara, kalkınma planına, programlara, stratejik planlara, performans programlarına ve mevzuata uygun olup olmadığını, kaynakların etkili, ekonomik ve verimli kullanılıp kullanılmadığını tespit etmektedir.

İktidarın getirdiği yeni “İç denetim sistemi”, teftiş kurullarının, kontrolörlerinin, denetçilerin görevlerini kapsamaktadır. Danışmanlık mahiyetinde dahi olsa, yaptırım gücü olmadığından, kurumlarda denetimden esas sorumlu olan teftiş ve denetim kurulları arasında yetki, sorumluluk ve yaptırım etkisi açısından sorunlar oluşmaktadır. Kurumlarda teftiş kurumları ve kontrolörler hem kişi bazında hem de kurumu bazında görev yaptıklarının yanı sıra; yukarıda kısaca belirtilen iç denetimin amaç ve faaliyetlerini de yerine getirmektedir.

Bir kamu kurumunda; ister tavsiye-danışmanlık mahiyetinde olsun, ister teftiş kurulları ve kontrolörler şeklinde olsun; çiftli denetim sistemleri radikal-uyumlu bir şekilde çalışamaz. Yapılması gereken; görev, yetki, sorumluluk alanları belirli ve yargı yolu açık olmak kaydı ile yaptırım yetkili “Bağımsız Kamu Denetim Kurulu” oluşturmaktır.