Merkez Parti, Parti Programından

İnsan hak ve özgürlükleri, insanlığın yüzyıllar boyu süren mücadeleleri sonucu elde ettiği kazanımlar olup, demokrasinin temelini oluşturur. Toplumun en önemli güven unsuru, içinde yaşayan bireylerin kendi hak ve hürriyetlerine saygı duyulduğuna olan inancıdır. Bu inanç, tüm sosyal ve iktisadi dinamikleri harekete geçiren temel unsurdur. Ayrıca, bireylerin hak ve hürriyetlerine saygı, bir demokratik siyasi rejimin toplum tarafından benimsenmesinin barış ve huzurun temel şartıdır.

Ancak, günümüzde küresel güçlerin ülkeleri parçalama ve kendi kontrollerine alma politikalarının en önemli dinamiklerinden birisinin “insan hakları ve hürriyetleri” söylemi olduğu da göz önünde bulundurularak, diğer alanlarda olduğu gibi bu alanda da çok dikkatli politikalar izlenmelidir. Hiçbir hak ve özgürlüğün bir başka hak ve özgürlüğü kısıtlayamayacağı, zaafa uğratamayacağı düşüncesindeyiz. İnsan hakları ve özgürlükler alanında sağlanacak gelişmelerde esas çıkış noktamız, uluslararası kuruluşların isteği ve/veya zorlaması değil, bir bütün olarak milletimizin bu hak ve hürriyetlerin en gelişmişine layık olduğuna olan inancımızdır. Türkiye’nin taraf olduğu, başta İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Paris Şartı, AB müktesebatı ve Helsinki Nihai Senedi olmak üzere tüm uluslararası sözleşmelerin insan hakları alanında getirdiği standartlar, bu inanç doğrultusunda uygulamaya konulmalı ve bundan asla taviz verilmemelidir.

Toplumun temel unsuru olan insanın, doğuştan sahip olduğu dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez temel hak ve özgürlükleri vardır. Herkesin bu hak ve özgürlüklerden istediği kadar yararlanarak maddi ve manevi varlığını geliştirmesi teminat altına alınacak, insan hak ve özgürlüklerini bir davranış biçimi haline getirmek için okullardan ve kamu kuruluşlarından başlamak üzere eğitim programları düzenlenecektir.

Partimiz iktidarında, insan hak ve özgürlükleri hususunda, vatandaşların istek ve şikâyetlerini kamu adına izleyecek kurum ve kuruluşlar oluşturulacaktır. Hak arama özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı bütün unsurlarıyla gerçekleştirilecektir. Tüm bireylerin hak arama yolları kolaylaştırılacaktır.

Çalışma hayatına ilişkin hak ve özgürlük alanlarında uluslararası standartlar, ülkemizde de eksiksiz uygulanacaktır.

Partimiz iktidarında, işkence, gözaltında ölüm, kayıp, faili meçhul cinayetler gibi demokratik hukuk devletinde kabul edilemez uygulamaların üstüne ciddiyetle gidilecek, şeffaflık sağlanacaktır. Bu konudaki her şikâyet değerlendirilecek, caydırıcılığı sağlayan gerekli düzenlemeler yapılacak, sorumlular cezalandırılacaktır.

Partimiz, etnik ve kültürel farklılıkları, tarihimizden gelen çok önemli ve faydalı bir özelliğimiz ve değerimiz olarak görmekte, ülkemizin gelişme ve kalkınmasına katkıda bulunabilecek bir zenginlik olarak değerlendirmektedir.

Partimiz iktidarında, ekonominin itici gücü, hür teşebbüsler ve bireysel girişimciliktir.

Bireysel yetenekler en iyi şekilde değerlendirilecek, bireyin ve toplumun üretici gücünün, dinamik müesseselerin özgürce oluşmasının önü açılacaktır. Ülkemiz çıkarları esas alınmak kaydıyla; uluslararası sermaye, yabancı yatırımlar, bankalar arası ilişkiler ve her türlü serbest ticaret, hak ve özgürlük korunacaktır. Bu gün uluslar arası sermaye hareketleri, global ölçekte çalışan işletmeler inkar edilemez ve göz ardı edilemez bir gerçektir. Fakat bilinmelidir ki bir çok uluslar arası marke ve işletmeler, ait oldukları devletlerin yönlendirme, destek ve yardımları ile bu günlere gelmişlerdir. Bu manada uluslar arası değerler üretebilmek için, devlet yönlendirici ve teşvik edici desteğini devamlı özel teşebbüsün arkasında hissettirecektir. Özel sektör aktörlerine devamlı hukuk çerçevesinde eşit, adil ve tarafsız imkânlar sunacaktır. Yeni gelişen sektörler ve riskli bölgelerde devlet öncülük vazifesi görecektir.

Antidemokratik bulduğumuz ‘’Seçim Kanunu’’ ile ‘’Siyasi Partiler Kanununu’’ nun toplumsal isteğe ve günün şartlarına uygun olarak yeniden tanzim edilmesi ve siyasi partilere egemen olan oligarşinin ortadan kaldırılması için bilgili, inançlı ve namuslu insanlarımızın siyaset yapmasını sağlayacak düzenlemelerin yapılması gerekmektedir.

Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, sendikalar ve sivil toplum kuruluşu yöneticilerinin önlerindeki engeller kaldırılacak, siyasal seçme ve seçilme hakları tam olarak tanınacaktır. Bu siyasi toplum kuruluşları siyasi baskılar ve taraflı himaye ve kayırmalar sebebiyle, “siyasi devlet kuruluşu” vasfını almışlardır. Bunlar gerçek fonksiyonlarına döndürülmelidir.

Merkez Parti, tarihe mal olmuş şahısların, dinin ve milli bütünlüğümüzü bozan etnik kökenin, milliyetçiliği istismar edilerek siyaset konusu yapılmasını reddeder. Dinin, siyasi, ekonomik veya başka çıkarlara alet edilerek veya kullanılarak farklı düşünen ve yaşayan insanlar üzerinde baskı aracı olarak görülmesi kabul edilemez. Aynı şekilde partimiz dindar insanları rencide eden tavır ve uygulamaları ve onların, dini yaşayış ve tercihlerinden dolayı farklı muameleye tabi tutulmalarını anti-demokratik, insan hak ve özgürlüklerine aykırı bulur.

BASIN AÇIKLAMASI ;

ADALET; insan hayatının her alanında gerekli, devlet ve toplum düzeninin her zaman muhtaç olduğu bir ölçüdür.

Bir devletin kuruluşundan itibaren onun devamını sağlayan, insanlar arasında hukukta eşitliği temin eden, ve doğru şekilde uygulanması halinde insan, toplum ve devlet için huzuru getiren yegane unsurdur.

Bu sebeple insanlar hayatın her alanında adaletle iş yapmayı hedeflemelidirler. Bir devlette adalet sadece Adalet Bakanlığı’nın değil; bütün bakanlıkların, kurum ve kuruluşların, her mevkide görev yapan bütün fertlerin riayet etmesi gereken asli unsurdur. Bunun için adalet duygusu öncelikle vicdanlarda yer etmiş olmalıdır. Bu maksatla bireyler eğitilecek ve adaletin ilk tecelli yeri vicdanlar olacaktır.

Nitekim İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 1. Maddesinde, tüm insanların temel hak ve hürriyetler bakımından hür ve eşit doğduğu, insanların akıl ve vicdan sahibi olup, birbirine karşı kardeşlik düşüncesiyle davranmak zorunda olduğu ifade edilmiştir. Bu düzenleme adalet düşüncesinin müşahhas bir hükme yansımış şeklidir. Asıl hedeflenen ise bu düşüncenin davranışa yansımasıdır. Aynı metinde herkesin; ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka inançlara bakılmaksızın, eşit haklara sahip olduğu ifade edilmektedir.

Adaletin tamamen ortadan kaldırıldığı ve adalet bakanlığının diğer yargı organlarıyla birlikte iktidarın hukuk bürosu gibi çalıştığı bu zamanda; her türlü muhalefetin fiilen, hukuken engellendiği bu şartlarda; muhalefete başka türlü imkanın tanınmadığı bu zamanda, yine hukuki bir çare olan kanun çerçevesinde adalet için yürümek dahil, her türlü aktiviteyi Merkez Parti olarak destekliyoruz.

Rahmet ve merhametin tecelli ettiği bu Ramazan ayında, büyük bir organizeyle toplumun ortak derdi olan adaleti gündeme getiren, başta ana muhalefet partisi genel başkanı sayın Kemal Kılıçdaroğlu ve arkadaşlarını ve bu işe taraftar olan herkesi canı gönülden tebrik ediyoruz.

Merkez Parti olarak 07.07.2014 tarihindeki kuruluş günü basın açıklmamızda “önce insan”, ve “her şey insan için” diyerek yola çıkmış; “adalet, hürriyet, ahlak siyasette vazgeçilmez ve herkes için ortak paydamızdır” diye herkese duyurmuştuk. Özellikle ana muhalefet partisine ve vicdan sahibi olup, bu duygulara taraftar olan ve zamanla bizi teyit ve tasdik eden herkese ayrıca teşekkür ediyoruz ve kanuni bir hak olan bu yürüyüşü merkez parti olarak destekliyoruz.

 

                                                                                              Merkez Parti adına Prof.Dr.Abdurrahim KARSLI

 

İYİ BAYRAMLAR…

Ramazan Bayramınız Mübarek Olsun

Prof. Dr. Abdurrahim Karslı
Merkez Parti Genel Başkanı

Merkez Parti, Parti Programından

Hukukun üstünlüğü ve kanun önünde eşitlik, vatandaşların özgürlük ve haklarının teminatıdır. Demokrasinin hukuk yoluyla var olduğu demokratik hukuk devletinde hukukun evrensel ilkelerine saygı, kanun önünde eşitlik, hak arama yollarının açık tutulması, devletin hukuka bağlılığının güvence altına alınması, bireysel hak ve özgürlüklerin korunması temel değerlerdir. Bu değerlerin hayata geçirilmesi anayasa, yasalar ve bağımsız yargı ile mümkündür. Partimiz, hukukun üstünlüğüne dayalı yönetim anlayışının teminatı olacaktır.

 Partimizin anlayışına göre ADALET, insan hayatının her alanında gerekli, her devlet ve toplum düzeninin mutlak muhtaç olduğu bir ölçüdür. Bir devletin kuruluşundan itibaren, onun devamını sağlayan, toplumda düzeni oluşturan, eşitliği temin eden ve doğru şekilde uygulanması halinde, insan, toplum ve devlet için huzuru getiren yegane unsurdur. Bu sebeple insanlar, hayatın her alanında adaletle iş yapmayı hedeflemelidirler. Bir devlette adalet sadece adalet bakanlığının değil, bütün bakanlıkların, kurum ve kuruluşların, buralarda görev yapan her seviyedeki her ferdin riayet etmesi gereken asli unsurdur. Adalet mefhumunun tecelli etmesi gerekmeyen yer ve alan yoktur. Her yer ve işte, her zaman ve mekanda tecellisi yerine ve zeminine göredir, insanda tecellisi ayrı, toplumda tecellisi ayrı, devlette ise ayrıdır.

Bireyde tecellisi o şahsın düşüncesinde, davranışında, beyanında, hareketinde adil olması ile mümkündür. Öncelikle vicdanlarda adalet duygusu yer etmiş olmalıdır. Bunun için, bireyler eğitilecek ve adaletin ilk tecelli yeri vicdanlar olacaktır.  Nitekim 10 Aralık 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 1. maddesinde; tüm insanların temel hak ve hürriyetler bakımından eşit ve hür doğduğu, insanın akıl ve vicdan sahibi olup, birbirine karşı kardeşlik düşüncesiyle davranmak zorunda olduğu ifade edilmiştir. Bu düzenleme adalet düşüncesinin müşahhas bir hükme yansımış şeklidir. Asıl hedeflenen ise, bu düşüncenin davranışa yansımasıdır. Aynı metinde, herkesin; ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka inançlarına bakılmaksızın eşit haklara sahip olduğu ifade edilmekte; insanlar ulusal ve toplumsal kökenleri, zenginlikleri, doğuş farklılıkları ya da herhangi başka bir ayrım gözetilmeksizin bu bildirgede belirtilen tüm haklardan ve hürriyetlerden faydalanabilirler, denilmektedir. Partimiz bu esasların pratiğe yansıtılması için azami gayreti sarf edecektir.

O halde serbest ve özgürlük zemininde, makul ve doğru bir eğitim ile öncelikle insanlar eğitilmelidir. İHEB’nde Eğitim Hakkı, madde 26’da şöyle yer almaktadır: Herkes eğitim görme hakkına sahiptir. Eğitim parasızdır; hiç değilse ilk ve temel eğitim aşamalarında böyle olmalıdır. İlköğrenim ve eğitim zorunludur. Teknik ve mesleki öğretimden herkes yararlanabilmelidir. Yükseköğretim, diğerlerine göre herkese tam eşitlikle açık olmalıdır. Eğitimin amacı, insan kişiliğinin tam ve özgürce gelişmesi, insan hak ve özgürlüklerine saygının güçlenmesi olmalıdır. Bütün milletler, ırk ve din grupları arasındaki anlayış, hoşgörü ve dostluğu özendirmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışın sürdürülmesi yolundaki çalışmalarını geliştirmelidir. Daha sonra eğitim yoluyla elde edilen bu düşünceyi geliştirme ve davranışa dönüştürme imkanı tanınmalıdır. Bu nokta bir ihsan değil, bir haktır. Bu haklar insanımızdan esirgenmeyecektir.

Düşünce hürriyeti, madde 19’da şu şekilde düzenlenmiştir: Herkesin düşünme ve anlatma özgürlüğü vardır. Buna göre, hiç kimse düşüncelerinden dolayı rahatsız edilemez. Ayrıca ülke sınırları söz konusu olmaksızın bilgi ve düşünceleri her türlü araçla aramak, sağlamak ve yaymak hakkına sahiptir. Hiç kimse kölelik ya da kulluk altında bulundurulamaz; kölelik ve köle ticareti her türlü biçimiyle yasaktır. Hiç kimseye işkence yapılamaz; kıyıcı, insanlık dışı, onur kırıcı ceza ve davranışlar uygulanamaz, denilmektedir. Bütün bunlar insanın şahsına yönelik ve evvela fertlerde tecelli etmesi gereken davranışlardır.

Toplumda tecellisi ise en azından ekseriyetin mevcut kurallara uyarak ve başkalarının haklarına riayet ederek yaşaması olarak anlaşılması gerekmektedir. Bunun için önce bu çerçevede somut kurallara dayanan bir düzenleme ve sonra fertlerin o kuralların kaynaklarının kutsiyetine inanması gerekir. Herkes nerede olursa olsun, kanuni haklarını sonuna kadar kullanacaktır. Herkes kanunlar karsısında eşittir ve ayrımsız olarak kanunların koruyuculuğundan eşit olarak faydalanma hakkına sahiptir. Herkesin, bu bildirgeyle belirtilen haklarına ters düşen ayırt edici davranışlar için yapılacak kışkırtmalara karşı eşit korunma hakkı vardır. Bu haklar özenle muhafaza edilecektir.

Adaletin devlette tecellisi için ise, toplumda değer ve ilkelerin hayata geçirilmiş olması ve herkesin hak ettiği ile karşılaşmasını bilmesi ve buna inanması gerekir. Bu çerçevede;

Adalet Bakanlığında, hukuki düzenlemelerin ve verilen kararların adil olmasına,

Maliye Bakanlığında, ekonomide, imkanların, fırsatların ve külfetlerin dağıtılmasında adil olunmasına,

Milli Eğitim Bakanlığında, eğitimdeki fırsat eşitliğinin sağlanması, doğru ve faydalı bilginin insanlara öğretilmesinde adil olunmasına,

Sağlık Bakanlığında, sağlık hizmetlerinin ihtiyacı olan herkese en kolay ve imkanı nispetinde, altından kalkabileceği bir külfet karşılığında insana ulaştırılmasında adil olunmasına, hülasa her yerde her zaman dikkat edilecek asli unsur ve ölçü adalettir.

Her insan ekmek ve su kadar adalete muhtaçtır. Adalet kavramı, bu önemi sebebiyle sürekli gündemde olmuştur.  Vazgeçilmezliğiyle beraber farklı anlayış ve manalara konu olan ‘adalet’, düşünce sistemlerine göre değişebilmektedir. Toplum ve devlet için her zaman öncelikli olan, uygulanması için çaba sarf edilen, üzerinde konuşulan bu kavram hakkında farklı düşünürler farklı düşünceler ileri sürmüşlerdir. Toplumsal ve teolojik bir kavram olarak muhakemeye açık, inanç, kültür ve geleneğe bağlı, aklen izafi, hayatın devamı için de vazgeçilmez bir unsurdur.

Adalet; kavram olarak doğru olan şey, ölçü, denge, düzen, aşırılılıklardan uzak olmak, istikamette olmak, gerekli cezayı vermek ve zulmün zıddına hareket etmek manasındadır. Bir işte adil olmak, doğru olmak, doğru olanı yapmak demektir. Düşünce ve duygularda adil olmak her şeyi var oluş maksadına uygun kullanmak, ifrat ve tefritten uzak olmak demektir.

Adalet, davranışlarda ve kararlarda doğruluk, eşitlik gibi anlamları taşıyan bir mastar-isimdir. Orta yol, istikamet, uygunluk, denge, ölçü gibi anlamlara gelen ‘adl’ kelimesi, sıfat olarak kullanıldığında ‘adil’ kelimesi ile ifade edilir. Adalet, insan için toplum hayatında düzeni ve eşitliği sağlayan ahlaki bir duruş, arzu edilen bir tavırdır. İstikrarlı bir doğrulukla gerçekleşen ruhi bir denge ve kemal mertebesidir.

Adalet, insan davranışlarını ahlaki ve hukuki açıdan değerlendiren, ölçen bir mikyas, ölçü birimi, bir ilkedir. Doğruluk, dürüstlük, tarafsızlık ve doğru muamele ve hukukilik ile yerini bulur. Adalet, insanların ilişkileri ve hakları arasında uyum ve dengeyi gerçekleştirir. Nasıl maddi alemde; bilgi teknolojiye, teknoloji ürüne, ürün paraya tahvil edilince bir işe yarar ise, manevi bir kavram olan adaletin tecellisi için de başta bilgi, marifet, sonra bu bilginin davranışa dönüşmesi gerekir. Bu manada adalet bilgilenme faaliyetinin denge içinde harekete dönüşmesidir. Adalete vicdanın emriyle uyulur, zorla değil. Herkesin hak ve hukukuna her halükarda saygıyı içerir.  Bir değer yargısı olarak adalet, insanın insan olma özelliğinden kaynaklanan bir duyguya dayanır.

Adaletin yansıma biçimi ne olursa olsun, gerçekleşmesi insanın bilincinde ve vicdanında yer etmesine bağlıdır. Anlayışlara, yere ve zamana göre değişmesi kişilerin zihninde yer ediş biçiminden kaynaklanır. Adalet duygusu, insana özgü bir özelliktir. Bu duygunun, insanların hayal ettikleri ideal toplumun gerçekleşmesinde, haksızlıklara karşı başkaldırışta yönlendirici bir etkisi de bulunur.

Adalet, hak, hukuk ve iyiyi, güzeli aramaya yönelik olmalı, eylemlerde ve inançlarda kendini göstermelidir. Adil olmak, iyiye, güzele ulaşmaya yönelik bir gayret içinde olmaktır. Bu da insanın görevini gerçekleştirmesi demektir. İnsan önce somut ve pratik görevlerini yerine getirmeli, bunları gerçekleştirerek adalete uygun yaşamalıdır. Bu şekilde iyiye ulaşmaya çabalamalıdır.

Merkez Parti olarak kendimizi, temel insan haklarına saygılı ve adalet ölçüleri içinde bunları gerçekleştirmeye matuf bir hareket olarak tarif ediyoruz. Partimiz, bireylerin gündelik yaşamından uluslararası ilişkilere kadar önem taşıyan adalet sisteminin karşı karşıya kaldığı sorunları çözmeyi öncelikli hedefleri arasında görür. Cumhuriyetin temel nitelikleri korunarak, devlet yönetiminin esas hükümlerine yer verilecek; yasama, yürütme ve yargı arasındaki ilişkiler açık, net ve anlaşılabilir bir biçimde belirtilerek aralarındaki denetim ve denge sağlanacaktır.

Batı’nın gelişmiş ülkelerindeki, kendi devlet sistemlerini korumayı amaçlayan kıstaslar esas alınarak kendilerine uygulamayıp bizlere dayattıkları kanunlar uygulamadan kaldırılacaktır. Uluslararası tahkim sisteminin işlemez hale getirdiği Danıştay denetimi tekrar işlerliğe kavuşturulacak, ulusal yargı denetimi dışında hiçbir eylem ve işlem bırakılmayacaktır.

Merkez Parti yargının işlerlik ve etkisini kıran, iç işlerimize müdahaleyi kolaylaştıran, ülkemizi bölmeyi amaçlayan olumsuz gelişmelerin açtığı tahribatı süratle düzeltecek, gereken yasal tedbirleri alacaktır.

Hukuk eğitiminden başlamak üzere hukukçuların niteliklerini artıracak reformlar gerçekleştirilecek, avukatlara, hakimlere ve savcılara uzmanlıklarını geliştirebilecekleri yurt içi ve yurt dışı mesleki eğitim olanakları sunulacak ve belirli alanlarda uzmanlaşmaları sağlanacaktır.

Yargı, siyasal mülahazalarla daha çok af dağıtan ve bu yüzden hukukun güvenilirliğini, cezaların caydırıcılığını tartışılır hale getiren bir kurum olmaktan çıkarılacaktır. Kamu vicdanını yaralayan zaman aşımı süreleri gözden geçirilecektir.

Merkez Parti, son dönemlerde zedelenen yargının itibarının hak ettiği seviyeye çıkarılmasına yönelik politikalar geliştirecektir. Hakimler, savcılar ve bağlı bulundukları kurulların siyasi baskılardan kurtarılmasını, özlük hakları ile ilgili güvencelerinin artırılmasını, “Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun”, buna göre düzenlenmesini önemli hedefleri arasında saymaktadır.

“Adalet mülkün temelidir. Geciken adalet ise adalet değildir’’ prensibinden yola çıkan Partimizin temel amaçlarından biri de, adaletin vaktinde gerçekleşmesini temin için, uzun yıllar süren davalara son verecek kanuni değişikliklere gidilerek, yapılacak değişikliklerle savcılık ve sorgu hakimliği aşamasında olgunlaştırılacak davanın görevli mahkemede toplanan delillerle kısa sürede bitirilmesi esas alınarak mahkemelerin dava yükünü azaltmaktır. Yargıç tarafsızlığı ve yargı bağımsızlığı tam olarak sağlanacak, yargıç güvenceleri korunacaktır.

Devletin en önemli asli görevlerinden biri olan adalet hizmetlerinin hızlı ve kaliteli olarak yerine getirilmesi için bütçeden ayrılan ödenekler büyük oranda artırılacak, yargıçların görevlerini güven ve huzur içinde, bağımsız ve tarafsız yapmalarını sağlamak için ücret ve sosyal imkanların gerekli seviyeye çıkarılması sağlanacaktır.

Merkez Parti, ayrım gözetilmeksizin her türlü yolsuzluğun yargıya taşınması gerektiğine, adil yargılama ve savunma hakkının kutsallığına inanmaktadır.

Merkez Parti, suç işlemenin insan onuruyla bağdaşmadığı anlayışının geliştirilmesine bunun yanı sıra cezaevi koşullarının iyileştirilmesine, görevlilerin eğitilmesine önem vermektedir.

Merkez Parti, Parti Programından

Siyasi iktidar, AB’ye tam üye olmayı öncelikli bir siyasi hedef olarak ilan etmek ve Birliğin normlarına göre reformları yapmak suretiyle, bir taraftan Türkiye’de geniş bir aydın çevrenin, diğer yandan da Batı dünyasını, çağdaş bir toplum yapısını ve çoğulcu, katılımcı bir demokratik sistemi samimi bir şekilde benimsediğine inandırmıştır.

Batı dünyası bir süre siyasi iktidarı, İslami değerlerle demokrasiyi bağdaştıran ve gevşek bir laiklik ortamı uygulayan bir sentezin yaratıcısı görmüştür. Siyasi iktidarın 2007 Genel Milletvekili Seçimlerinde kazandığı güçle, Türkiye’nin kimliğini radikal İslamcı kimliğe, dinci ve mezhepçi eksenli bir yapıya dönüştürmeye başlaması ile demokrasiden suratle uzaklaşması, Batı dünyasını ciddi bir şekilde tedirgin etmiştir. Dış politikamızı batı ile bağlarından uzaklaştırarak, mezhep kavgalarının bir iç savaşa dönüştüğü Ortadoğu’ya yönlendirilmesi, radikal İslamcı örgütlere yaklaşması ve mezhepçi yaklaşımı, başta Irak olmak üzere Suriye ve Mısır olmak üzere ülkemizi düşmanlık ölçüsünde bir duruma getirirken, AB ve ABD ile de Cumhuriyet sürecinde özenle üzerinde durduğumuz hassas dengeli bir dış politika ya da tehlikeli bir çıkmaza sokmuştur. Hatta ABD, siyasi iktidarının bu dış politika yöneliş ve hedeflerini çok şiddetli bir şekilde kınamıştır. Hiçbir Türk Hükümeti, ABD’nin bu kadar sert kınamasına, diplomasiye uymayan uyarısına muhatap almadığı gibi, AB’nin de bu denli ikazları ile karşılaşmamıştır. Siyasi iktidarın, AB’nin taleplerini yerine büyük ölçüde getirdikten sonra ondan uzaklaşması, Ortadoğu’da dinci ve belirli mezhepçi yaklaşımını Türkiye’nin mezhepsel-kültürel dokusunda çözülme oluştururken, diğer yandan da ABD güdümünde olan İslam ülkelerinin de Türkiye’den uzaklaşmasına neden olmuş, ülkemizi yalnızlaştırmıştır. AB’yi dinci ideolojik ve siyasi amacı için bir araç olarak kullanma, Türkiye’ye çok ağır sonuçlar getirmiştir. Türkiye’nin, AB’ne tam üye olma hevesi; özellikle AKP iktidarında, üniter ve milli devlet yapımızı, milli kültürümüzü, muhafazakâr yapımızı, sosyal bütünlüğümüzü, milli ekonomimizi ve güvenliğimizi tehlikeye sokmuş, bağımsızlığımızı ve egemenliğimizi küresel çıkarlara uygun hale getirmiştir. AB ile imzalanan 11 temel belge ve çıkarılan uyum yasaları, sosyolojik ve kültürel çözülmeyi, siyasi kırılmayı oluşturmuştur. AB Anayasası’nı daha kendi üyelerinin çoğunluğu imzalamamış iken, 29 Ekim 2004 tarihide Roma’ da Müslüman Türk düşmanı 11. Papa İnnocenzio’nun heykeli altında, başbakan R.T. Erdoğan ve Dış İşleri Bakanı A.Gül tarafından imzalanarak egemenliğimiz AB ‘ne devredilmiştir. AB ülkelerinin devlet ve hükümet başkanları ve AB yetkilileri, AB’nin ortak kimliğinin Hristiyanlık olduğunu, yani AB’nin bir Hristiyan birlik olduğunu ifade ederek; Türkiye’nin AB’ye tam üye olabilmesi için İslami değerlerin Hristiyan değerlerine uyum sağlamasını şart koşmaktadırlar. 17 Aralık 2004 tarihinde AB- Türkiye arasında imzalanan “nihai belge” ile 3 Ekim 2005 tarihide imzalanan “Müzakere Çerçeve Belgesi” Lozan’ın temel ilkelerini zayıflatmış ve tartışmaya açmış, Sevr’e giden yolu oluşturmuştur. Ülkemizi özerk bölgelere, federe bir yapıya çevirecek alt yapıya zemin hazırlamıştır. Uyum yasaları çerçevesinde Anayasanın 90. maddesi değiştirilerek Avrupa Hukuku iç hukukumuzun üzerine geçmiştir. 7 Mayıs 2004 tarihli 5170 sayılı yasayla Türk vatandaşlarını Uluslar arası Ceza Mahkemesinde yargılama hakkını vermiştir. Uyum yasaları çerçevesinde Türkiye’nin daha önce yapmış olduğu uluslar arası anlaşmalar, AB’nin yapmış olduğu uluslar arası anlaşmalar karşısında yeterliliğini kaybetmiştir. Bu şekilde Lozan Anlaşmasının tartışılır hale gelmesine sebep olmuştur. 19 Temmuz 2003 tarihinde 4916 sayılı yasayla vatan topraklarının satışına ve sınırsız sayıda kilisenin açılmasına ve faaliyetlerine imkân sağlamıştır. Merkez Parti olarak biz din ve vicdan özgürlüğüne, gerektiği yerde gerektiği kadar ibadethane açılmasına karşı değiliz. Ancak, kilise ve kilise evlerinin, kendi dinsel faaliyetlerinin dışına çıkarak, milli varlıklarımızı, milli kültürümüzü ortadan kaldırmaya yönelik birer Hristiyan misyoner merkezi olmasına da göz yumamayız. Yine çıkarılan uyum yasaları çerçevesinde, dernekler yasası, vakıflar yasası gibi yasalarla, yetimhanelerdeki çocuklarımızın Hristiyan aileler tarafından evlat edinmelerinin yolu açılmış, eski ceza yasasında yasak olan fuhuş, yeni caza yasasının 77. Maddesi ile suç olmaktan çıkarılmıştır. Kamuoyunda ikiz yasalar-ihanet yasaları- olarak ifade edilen “Medeni ve Kültürel Haklar Yasası” ile “Ekonomik ve Siyasal Haklar Yasası” çıkartılarak, etnik farklılıkların kendi kaderlerini tayin yani ülkeden ayrılma veya özel bölge veya federe yapı isteme haklarının önünü açmışlardır. Ayrıca, bu yasayla etnik farklılık olan bölgelerdeki yeraltı ve yer üstü zenginliklerin, o etnik gruba ait olduğuna imkan vermiştir. AB ülkelerinin pek çoğunun etnik ve kültürel farklılıkları gibi nedenlerle Türkiye’yi tam üye yapmama ve hatta “özel statü” verme politikaları artık tüm çıplaklığı ile ortaya çıkmıştır. 12 Eylül 1963’te imzalanan Ankara Antlaşması ile o zaman AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu) şimdi AB ile Türkiye’nin bütünleşmesi ön görülmüştü. O tarihten itibaren geçen 50 yıl içinde, sayıları 6’dan 28’e çıkan Avrupa Birliği (AB)’nin Kopenhag ve Maastricht kriterleri gibi başlangıçtan bu tarafa talepleri yerine getirilmiş olmalarına rağmen Türkiye tam üye yapılmamaktadır. Hatta tam üye olmadan hiçbir AB üyesinin imzalamadığı Gümrük Andlaşması’nı imzalayan, tek taraflı olarak diğer taahhütleri yerine getiren Türkiye; 35 başlıktan ibaret tam üyelik müzakerelerinin 2005 yılında başlamış olmasına rağmen hiçbir ilerleme sağlayamamıştır. Oysa Türkiye ile aynı tarihte (2005’te) tam üyelik için AB ile müzakerelere başlayan Hırvatistan, Temmuz 2013’te törenle AB’ye tam üye olmuştur. Böyle bir durumun ortaya çıkmasında kuşkusuz her iki tarafında takındığı tavır vardır. AB içinde özellikle Almanya, Fransa, Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan Türkiye’nin tam üyeliğine karşıdırlar. Türkiye 2003 yılında siyasal iktidar değişimi ile çok ateşli olarak AB’ye tam üye olma atağına girmiş; yukarıda da kısmen belirtildiği gibi, Türk millet kimliğini, Anayasa’nın değişmez dört maddesini, İslami değerleri, üniter ulus devletimizi çok büyük ölçüde yıpratan AB dayatmalarını yasalaştırmıştır. AB Türkiye’ye PKK ile mücadelede destek vermiyor. Tam tersi olarak Avrupa Parlamentosu, AB Kurumları ve Avrupa Parlamentoları PKK’ya destek vermektedir. AB’de üstelenmiş olan PKK basın- yayın kurumları PKK’ya propaganda desteği veriyor, şifreli talimatlar gönderiyor. İnterpol tarafından aranan PKK teröristleri Avrupa’da serbestçe dolaşmaktadır.

Merkez Parti iktidarında, bağımsızlığımıza, milli egemenliğimize, ülkemizin bütünlüğüne ve güvenliğine zarar verecek olan AB birliği süreci hemen durdurulacaktır. Yurttaşlarımızın serbest dolaşım hakkını vermeyen bölücülüğe verdiği destekten vazgeçmeyen, Kıbrıs’taki haklarımızı tanımayan AB giriş sürecine son verilecek, AB üye ülkeleriyle tek tek ikili anlaşmalar çerçevesinde ilişkiler kurulacak ve geliştirilecektir. Ya da “Serbest Ekonomik Bölge” anlaşması ele alınacaktır.

MERKEZ PARTİ GENEL BAŞKANI PROF.DR.ABDURRAHİM KARSLI CUMHURBAŞKANI’NA HAKARET DAVASINDAN BERAT ETTİ;

 

Beni az çok tanıyanlar bilirler, sıkıntı çeken arkadaşlarıma hep “sabretmeyi ve her şart içinde mücadele etmeyi” tavsiye etmişimdir. Bu sıkıntıları bir hukuki sebepten kaynaklanıyorsa,bunun için de sabırla birlikte zaman ve şartların elverdiği ölçüde “sabır ile beraber hukuki mücadele” için elimizden geleni yapmaya mecburuz. Çünkü inançlı bir insanın başına gelen her musibet için “sabretmekten başka” hakkı yok. Başkası için değil, kendi başıma gelen musibetler için şöyle düşünüyorum. “Beşer zulmetse de Kader adalet eder”. İtham edildiğim meselede gerçekten bir kusurum olmasa dahi, başka bir bilinmeyen kusurum vardı ki, adil kader bu musibete beni giriftar eyledi.

İşte hakkımda açılan ve beraatla sonuçlanan bir dava da alınan kararı emsal karar olması için sizlere takdim ediyorum. Emeği geçen bütün avukat arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Türkiye’de hala adil hakimlerimiz de var diye seviniyor ve Allah’a şükrediyorum. Bizler sadece tenkit eden değil, güzel ve doğru bir şey gördüğümüzde bunu da tebrik ve takdir eden olmalıyız diye düşünüyorum. Bu sebeple bu benzeri hükümlerde emeği olan bütün adalet camiası ve bilhassa karar veren  hakimlerimizi de tebrik ediyorum.Saygı ile…

                   T.C.

KÜÇÜKÇEKMECE

  1. ASLİYE CEZA MAHKEMESİ

 

DOSYA NO : 2015/406 Esas BASIN SUÇU

KARAR NO : 2017/82   KARAR

[C.SAVCILIĞI ESAS NO] : 2015/14167 BERAAT

 

GEREKÇELİ KARAR

T Ü R K   M İ L L E T İ   A D I N A

 

HÂKİM : Murat ÖZER      107606

KÂTİP : Uğur Yaman YILMAZ  157466

 

DAVACI : K.H.

KATILAN: RECEP TAYYİP ERDOĞAN, Ahmet ve Tenzile oğlu, 26/02/1954 İSTANBUL doğumlu, RİZE, GÜNEYSU, Dumankaya mah/köy nüfusunda kayıtlı. Kavacık Subayevleri Mah. Kuşadası Sk. No:26 İç Kapı No:16  Keçiören/ ANKARA adresinde oturur. TC Kimlik No:17291716060

VEKİLİ : Av. AHMET ÖZEL, Tozkoparan Mah. Haldun Taner Sok. No: 27 K.4 D.14 Alparslan İş Merkezi, Merter Güngören/ İSTANBUL

SANIK : ABDURRAHİM KARSLI, Mustafa ve Makbule oğlu, 10/12/1964 HORASAN doğumlu, İSTANBUL, FATİH, Atikalimah/köy nüfusunda kayıtlı. Küçük Çamlıca Mah. Üçer Sk. No:12 İç Kapı No:1  Üsküdar/ İSTANBUL adresinde oturur.TC Kimlik No:10562532734

MÜDAFİLERİ : Av. KEMAL UÇAR, Tercüman Sitesi A/10 Blok Giriş Kat Daire:3 Cevizlibağ, 34015 Zeytinburnu/ İSTANBUL

 Av. AHMET ÜNAL, Gazi Cad. Karakeçili 8. Sk No:1/42 H.B. Ilgaz İş Merkezi 19100 Merkez/ ÇORUM

Av. ALİ ÇİTİL, Mecidiyeköy Mah. Büyükdere Cad. Bentek Plaza No/47 K.3 D:42 34387 Şişli/ İSTANBUL

 Av. ZEYNEP KESGİN, ÜçpınarCd. Üçer Sk. No.: 8 Küçükçamlıca 34000 Üsküdar/ İSTANBUL

SUÇ : Cumhurbaşkanına Hakaret

SUÇ TARİHİ / SAATİ : 09/03/2015

SUÇ YERİ : İSTANBUL/KÜÇÜKÇEKMECE

KARAR TARİHİ : 04/04/2017

Yukarıda açık kimliği yazılı sanık hakkında mahkememizde yapılan yargılama sonunda:

GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:

İDDİA                            :

Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı 27/10/2015 tarih ve 2015/14167 esas sayılı iddianamesi ile özetle; Yukarıda açık kimliği yazılı şüphelinin Merkez Partisi Genel Başkanı olduğu, 09/03/2015 tarihinde Sözcü Gazetesinde yayınlanan ve kendi beyanlarına dayanan  “Silivri Bunlar İçin Lüks Kalır İdam Cezasını Getireceğiz!” ve “Bu Seçim Gerçek Bir Kurtuluş Savaşı’dır!” başlıklı haberlerde geçen, “…Tayyip Bey tarihteki en beceriksiz despot…” şeklindeki ifadelerden dolayı şikayette bulunulduğu;

Şüphelinin mevcut eyleminin, T.C.K.nun 299/1, 2. Maddesine uygun ve aynı maddenin 3. fıkrasına göre de atılı suçlardan kovuşturma yapılması  Adalet Bakanı’nın iznine tabi olduğu; Cumhuriyet Başsavcılığı’mızca Adalet Bakanlığı’ndan kovuşturma izni talebinde bulunulduğu, Bakanlıktan alınan 07/10/2015 tarih ve 2015/E.5911 sayılı cevabi yazıda;

Merkez Parti Genel Başkanı şüpheli Abdurrahim KARSLI’nın Sözcü Gazetesi’nin internet sitesinde yayınlanan röportajında söylediği “…Tayyip bey tarihteki en beceriksiz despot…” şeklindeki ifadelerin Cumhurbaşkanına hakaret eylemi kapsamında değerlendirilebileceği, kovuşturma izni verilmesi düşünüldüğünün bildirildiği.

Şüphelinin bu şekilde müsnet suçu işlediği iddia, şüphelinin ifadesi, Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Müdürlüğü’nün 07/10/2015 tarih ve 2015/E.5911 sayılı yazısı ve tüm soruşturma evrakı kapsamından anlaşıldığı değerlendirmesiyle, şüphelinin TCK 299/1, 2, 53/1 maddeleri gereğince cezalandırılması istemiyle mahkememize kamu davası açılmıştır.

SAVUNMA                  :

Sanık Abdurrahim Karslı savunmasında: “isnat edilen suçlamayı kabul etmiyorum, ben daha önce soruşturma aşamasında ifade vermiştim, o ifademi aynen tekrar ederim, ben Merkez Partisinin genel başkanıyım, iddia konusu sözler seçim öncesinde ülkenin genel sorunlarına yönelik siyasi mahiyetteki eleştirilerdir, zaman içerisinde de söylemiş olduğum sözlerin haklılığı ortaya çıkmıştır, Türkiye’nin iç savaşa sürüklenmemesi için bir takım uyarılarda bulunmak amacıyla beyanda bulundum, ben İstanbul Hukuk Fakültesinde öğretim üyesi olarak görev yapıyorum, bu nedenle kanunlaştırma çalışmalarında her hangi bir karşılık beklenmeksizin komisyonlarda görev aldım, suç teşkil ettiği iddia edilen “beceriksiz, despot” ifadesi siyasi eleştiri mahiyetinde söylenmiş bir sözdür, iktidarın elinde bulundurduğu kaynaklar nazara alındığında yüzde 52 değil yüzde 98 oranında oy alması gerekirdi, Türkiye deki baskıcı siyasi rejimi eleştirmek amacıyla böyle bir söylemde bulundum, sözlerin söylendiği zaman yer ve kişiler nazara alındığında düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerekir ayrıca daha ağır sözlerin diğer siyasi partilerin genel başkanları tarafından da söylendiği dikkate alınarak hakkımda beraat kararı verilmesini talep ediyorum, gerekirse yazılı olarak savunmada bulunacağım ayrıca rahatsızlığım nedeniyle duruşmalardan vareste tutulmak istiyorum” şeklinde savunmada bulunmuştur.

Sanık müdafilerinden birlikte esas hakkındaki savunmalarında özetle ;önceki yazılı ve sözlü savunmalarını tekrar ederek, sanık savunmasına katılmışlar ve iddia konusu sözlerin siyasi eleştiri mahiyetinde olduğunu, AİHM içtihatları da nazara alındığında katılanın siyasi olup sert nitelikteki eleştirilere tahammül göstermesi gerektiğini belirterek sanığın beraatini savunmuşlardır.

DELİLLER                   :

Katılan vekilinden esas hakkındaki beyanında; “önceki beyanlarımızı tekrar ederiz, şikayetimiz devam etmektedir, iddia konusu sözlerin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi mümkün değildir, sert eleştri sınırları aşılmıştır, bu nedenle sanığın cezalandırılmasına karar verilsin” şeklinde beyanda bulunmuştur.

Sanık hakkında Bakırköy C.Başsavcılığının müracaatı üzerine 07/10/2015 tarihinde TCK.nın 299/3 maddesi gereğince kovuşturma izni verildiği görülmüştür.

DELİLLERİN TARTIŞILMASI, DEĞERLENDİRİLMESİ VE GEREKÇE:

Mahkememizce yapılan açık yargılama sonucunda, tüm dosya kapsamına göre;

Usul yönünden:

İddia konusu röportajın 5187 Sayılı Kanunun 2.maddesi kapsamında süreli yayın olan Sözcü gazetesinin 09/03/2015 tarihli nüshasında yer aldığı, Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 07/10/2015 tarihli kovuşturma izni verildiği, 27/10/2015 tarihinde düzenlenen iddianame ile açılan kamu davasının 12/11/2015 tarihinde mahkememizce kabulüne karar verildiği, buna göre iddia konusu davanın 5187 Sayılı Kanunun 26.maddesinde belirtilen şikayet süresi içerisinde açılmadığı görülmüş ise de ;

5187 sayılı Basın Yasasının 26/1 maddesinde öngörülen dava açma sürelerinin, basın yoluyla işlenen suçlar açısından anılan yasanın 11.maddesinde belirtilen basın görevlileri için öngörüldüğü,  sanık Abdurrahim Karslı’ nın yazının yayınlandığı gazetede, basın yasasının 11.maddesi kapsamında değerlendirilecek bir görevinin bulunmadığı açık olduğundan, sanık hakkında Basın Yasasının 26.maddesi gereğince düşme kararı verilmemiştir. (Benzer doğrultuda Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 05/05/2011 gün 2010/22650 e ve 2011/6288 k sayılı içtihadı)

Esas yönünden;

İddia ve savunmalar:

Mahkememize hitaben düzenlenen iddianame ile; Sanığın Merkez Partisinin Genel Başkanı olduğu, Sözcü Gazetesinin 09/03/2015 tarihli nüshasında vermiş olduğu röportajda   “Bu Seçim Gerçek Bir Kurtuluş Savaşı’dır!” başlıklı yazı içeriğinde geçen, “…Tayyip Bey tarihteki en beceriksiz despot…”  şeklindeki ifadelerle hakaret suçunu işlediği değerlendirilerek, bu ifadeden dolayı sanık hakkında kovuşturma izni verilerek Cumhurbaşkanına hakaret suçundan TCK’nun 299/1,2, 53 maddeleri gereğince cezalandırılması istemi ile kamu davası açılmıştır.

Katılan vekili şikayet dilekçesinde özetle; iddia konusu sözlerin, hukuka aykırı, itibarı zedeleyen, kamuoyunda olumsuz bir algı yaratmak amacıyla söylendiğini, basının haber verme fonksiyonunu yerine getirirken gerçek dışı, güncel olmayan haber verilmesi durumunda onur kırıcı sözlerin yazıyı hukuka aykırı hale getireceğini, iddia konusu yazıda öz ile biçim arasında denge bulunmadığını beyan ederek sanığın Cumhurbaşkanına Hakaret suçundan dolayı cezalandırılmasını talep etmiştir.

Sanık ve müdafileri ise özetle; önceki yazılı ve sözlü savunmalarını tekrar ederek, sanık savunmasına katılmışlar ve iddia konusu sözlerin siyasi eleştiri mahiyetinde olduğunu, AİHM içtihatları da nazara alındığında katılanın siyasi olup sert nitelikteki eleştirilere tahammül göstermesi gerektiğini belirterek sanığın beraatini savunmuşlardır.

Genel ilkeler :

*Mahkememizce iddia konusu suçun basın yoluyla işlenmiş olması nedeniyle,  genelde ifade özgürlüğü ve özelde basın özgürlüğü ve bu özgürlüğün kapsamı ile sınırların evrensel normlar, iç hukuk ve içtihatlar kapsamında değerlendirilmesi, bu değerlendirmeler ışığında TCK’nın 125. ve 299/1  mad. düzenlenen hakaret suçunun öğeleri ve bu doğrultuda özel bir hukuka uygunluk nedenini oluşturan basın hürriyeti ve eleştiri hakkı üzerinde durulmalıdır.

Evrensel haklardan kabul edilen ifade hürriyeti, günümüz çağdaş, insan haklarını benimseyen, bu hakları koruyucu hukuk düzenini kuran çoğulcu demokrasilerin vazgeçilmez bir öğesini oluşturmaktadır.

Bu özelliğinden dolayı ifade özgürlüğü temel hak ve hürriyetler kapsamında görülerek iç hukukumuzun bir parçası olan uluslararası sözleşmeler ve iç hukukumuzda  başta T.C. Anayasası olmak üzere kanunlarımızda birçok düzenlemeye tabi tutulmuştur.

Hukuksal düzenlemeler:

*Bu bağlamda;

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 19. maddesinde; “Herkesin görüş ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, karışmasız görüş edinme ve herhangi bir yoldan ve hangi ülkede olursa olsun bilgi ve düşünceleri arama, alma ve yayma özgürlüğünü içerir”,

İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin; 10. maddesinin 1. fıkrasında; “Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir” Hükümlerine yer verilmiş,

Anayasa’nın; 25. maddesinde düşünce ve kanaat hürriyeti başlığı altında; “Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne amaçla olursa olsun kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz”

  1. maddesinde, İHAS’nin 10. maddesinin 1. fıkrasındaki düzenlemeye benzer şekilde; “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir” Hükümleri yer almış,

İHAS’nin; 10. maddesinin 2. fıkrasında, “Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir toplumda, gerekli tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu emniyetinin korunması, nizamın sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin açığa vurulmasının önlenmesi veya yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için yasayla öngörülen bazı merasime, koşullara, sınırlamalara veya yaptırımlara bağlanabilir”

17. maddesinde ise; “Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri, bir devlete, topluluğa veya kişiye, Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerin yok edilmesine veya burada öngörüldüğünden daha geniş ölçüde sınırlamalara uğratılmasına yönelik bir etkinliğe girişme ya da eylemde bulunma hakkını sağlar biçimde yorumlanamaz” Tarzında düzenlemeler yapılmış,

  1. Maddesinde; “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz”
  2. Maddesinde; “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz. Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırıl¬masını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz. Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir”

26/2. Maddesinin 2 ve devamı fıkralarında ise; “Bu hürriyetlerin kullanılması, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.”

Yukarıda yazılan düzenlemelerden de anlaşılacağı üzere, temel hak ve özgürlüklerden olan ifade özgürlüğü ve bu özgürlüğün özel şekli olan basın hürriyeti  dahi pek çok düzenlemeye tabi tutularak kapsamı ve sınırları çizilerek belirli bir rejime kavuşturulmaya çalışılmıştır.

Ancak ifade özgürlüğünün sınırlandırılmasına yönelik düzenlemelerin dar yorumlanması gerektiği, genel kabul gören görüş olmuştur. Bununla birlikte çağdaş demokrasilerde eş değer “kişilik hakkı ” gibi başka bir temel hak ve hürriyetin başladığı yerde ifade özgürlüğünün de sınırlandırılması gerektiği, öğretide kabul edilen başka bir görüştür. Çağdaş demokrasiler hak ve özgürlüklerin sınırsız bir şekilde yaşandığı değil, aksine hak ve özgürlüklerin belirli bir hukuki rejim içerisinde sınırlandığı ve düzenlendiği rejimlerdir.

* TCK 125.maddesinde düzenlenen hakaret suçu onur, şeref ve saygınlığı korumaya, bu sayılan değerlere yapılan haksız saldırıları cezalandırılmayı amaçlayan bir düzenlemedir.

Sözlük anlamı olarak onur: haysiyet, izzeti nefis, iç değer; şeref: başkalarının gösterdiği saygının dayandığı özlük değer; saygınlık: saygı gösterme hali, itibar demektir.

*TCK 299.maddesinde Cumhurbaşkanına hakaret suçunun düzenlendiği, bu suçta Cumhurbaşkanlığının fonksiyonlarının değil, Cumhurbaşkanının şeref varlığının korunduğu, genel hakaret suçunda olduğu gibi kişinin sosyal değeri konusunda kendisinin veya toplumun ait olduğu düşünce ve duyguları sarsıcı, fiil veya sıfatların isnat edilmesi gerektiği, hangi sözlerin onur şeref ve saygınlığı ihlal edici olduğunun toplumda hakim olan ortalama düşünüş ve anlayışa göre saptanması gerektiği, öğretide belirtilmektedir. (Erman S. Hakaret ve sövme suçları, syf.80 v.d.)

Hukuka uygunluk nedenleri:

*Bir eylemin hukuk düzeni tarafından cezalandırılması, ancak onu hukuka uygun kılan, diğer bir anlatımla hukuka aykırılığı ortadan kaldıran bir nedenin bulunmasına bağlıdır. Haber verme eleştiri hakkının kabulü için, eleştiriye konu haberin gerçek ve güncel olması, açıklanmasında kamu ilgi ve yararının bulunması ve son olarak haberin açıklanış şekli ile konu arasında düşünsel bir bağın bulunması gerekir.

Ayrıca davaya konu yazının dile getirdiği düşüncelerin olgular temelinde gelişen bir tartışmaya katkı sunup sunmadığı ve içeriğinin kamunun merakını giderme isteğinin ötesine geçip geçmediği, bu bağlamda haber veya yazının kamuyu bilgilendirme  değeri ne kadar yüksek ise kişinin söz konusu haber veya makalenin yayınlanmasına o kadar çok katlanması gerektiği, aksine yazının bilgilendirme değeri ne kadar düşük ise kişinin korunan çıkarına da o kadar çok üstünlük tanınması gerekir. (İ.Cihaner AYM 2013/5574, 30/06/2014 prg.74 )

AİHM ve Yargıtay İçtihatları:

  1. a) AİHM içtihatları;

*Konu ile ilgili (Lehideux ve Isomi/Fransa,23.9.1998, Nilsen ve Johnsen/Norveç), Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 11.07.2006 gün ve 162-181 sayılı kararında da  aynı ilkeleri kabul etmiştir. Geneli ilgilendiren ya da ilgilendirmesi gereken tüm olaylar hakkında, halkı objektif ve gerçekleri yansıtacak biçimde aydınlatmak, çeşitli sorunlar üzerinde kamuoyunu düşünmeye çağıracak tarzda tartışmalar açmak, onu toplumsal ve siyasal oluşumlar üzerinde doğru ve gerçeğe uygun bilgilerle donatmak, yöneticileri eleştirmek, uyarmak ve bu yöntemlerle denetlemek, ayrıca içinde yaşadığı toplumun ve tüm insanlığın sorunları konusunda bireyi bilinçlendirmek durumunda olan basına, bu ödevlerini yerine getirirken ihtiyaç duyacağı bir kısım hakların da tanınması gerekir.  Bunların; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma hakları olduğu, temelini Anayasa’nın 28 vd maddelerinden alan ve 5187 sayılı  Basın Yasasının 3. maddesinde düzenlenen bu hakların, basın yoluyla işlenen suçlarda, hukuka uygunluk nedenleri olduğuna vurgu yapılmıştır.

İfade özgürlüğünün içeriği yönünden olgular ve değer yargıları arasında farklılık bulunabileceği, olguların varlığının kanıtlanabilir olduğu ancak değer yargılarının doğruluğunun kanıtlanmasını istemenin, gerçekleştirilemeyecek bir şeyi istemek olduğu AİHM ninLingens / Avusturya Kararı kararında  vurgu yapılan başka bir konudur.

AİHM ‘nin basın özgürlüğünü, düşünceyi yayma özgürlüğünün ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirdiği, 28.11.1991 tarihli 8220;Sunday Times İngiltere Kararında 8221; belirtildiği gibi, basının kamuoyunu bilgilendirmesi bütün konularda olduğu gibi, mahkeme önündeki konularla ilgili olarak da bilgi verme görevi, kamuoyunun da bu tür bilgileri alma hakkının bulunduğu belirtilmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Dalban/Romanya davasında; bir gazetecinin doğruluğunu kanıtlayamadığı sürece değer yargılarını ifade etmesinin engellenmesinin kabul edilemez olduğu, dolayısıyla doğruluğu denetlenebilir olgu veya verilerin yanı sıra doğruluğunun kanıtlanması söz konusu olamayacak fikir, eleştiri ve spekülasyonların dile getirilmesinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 10. maddesi çerçevesinde koruma olduğunu göstermiştir.

            AİHM; Prager ve Oberschlick/Avusturya, BladetTromosocaStensaas/Norveç kararlarında ise basın özgürlüğünün bir derece abartmayı, hatta kışkırtmaya başvurmayı da içeriği, gazetecinin yazısında kullandığı deyimler  polemik niteliğinde olsa da , bu ifadelerin nesnel bir açıklamayla desteklendiğinde, bunların asılsız kişisel saldırı olarak görülemeyeceği, yönünde değerlendirmeler yapılmıştır.” şeklindeki görüşleri,

  1. b) Konu ile ilgili Yargıtay içtihatlarına bakıldığında;

Ceza Genel Kurulunun 13/02/2007 tarih, 2007/7-28/34 sayılı içtihadında; ” … Basın Özgürlüğü belli ölçülerde abartmayı, hatta kışkırtmaya başvurmayı da içerir, gazetecilerin yazılarında kullandıkları deyimler “polemik niteliğinde olsa da nesnel bir açıklamayla desteklendiğinde, bu ifadeler asılsız kişiler saldırı olarak görülemez… “

      Yazının veya haberin içerisinden bazı sözcükler tek tek ele alınarak ve bu sözcükler olumsuz anlamları açısından bakılarak konuşma bütününü değerlendirme dışı bırakılarak sonuca varılamayacağını yine Yargıtay CGK.nun 24.4.1989, 9/63-165 sayılı kararı ile olayın değerlendirmesi yapılırken, yazının bütünlüğünün bozulmamasının gerektiği belirtilen CGK, 25.01.1993, 8/299-10 sayılı kararı dikkate alınarak, yazının bir bütün olarak ele alınması gerekmektedir, İçerisinden bazı sözcükler tek tek ele alınarak ve bu sözcükler olumsuz anlamları açısından bakılmak suretiyle sonuca varılmayacağına dikkat çekilmiştir.

*Siyasi kişiler arasındaki  eleştirilerin hukuka uygunluk sınırları ile ilgili içtihat:

Yargıtay  Hukuk Genel Kurulunun 10/07/2013 tarih, 2013/4-1078 Esas – 2013/1039 Karar sayılı içtihatında; Davacı Recep Tayyip Erdoğan’ın, davalı Devlet Bahçeli aleyhine açmış olduğu tazminat davasına konu olayda “…Türkiye’yi terörü teslim etmek ve bölücülüğün emrine sokmak… Kimliğini bulamamış başbakanın bozmaya çalıştığı kardeşliğe fitne tohumları ekmek… şehide  kelle diyen çürümüş zihniyeti duyunca, katile sayın diyen alçaklığı işitince… PKK ile kolkola… işbirlikçi cephenin içimizdeki temsilcisi Erdoğan… şeklindeki açıklamaların kullanılan kelime ve cümlelerin sert olmakla birlikte meclis çatısı altında siyasi gündemle ilgili olup özle biçim arasında bütünlük oluşturduğu, üstlenilen görev ve sorumluluk altında davacı olan siyasal kimliğin sert üslupla dile getirilen ve kitlelere ulaştırılan eleştirilere katlanması gerektiği…” şeklindeki içtihat.

*Yukarıdaki içtihatlar doğrultusunda iddia konusu yazı değerlendirildiğinde,

Merkez Partisi Genel Başkanı olan Abdurrahim Karslı’ nın 09/03/2015 tarihli Sözcü Gazetesinde yayınlanan röportajında: “Bu Seçim Gerçek Bir Kurtuluş Savaşı’ dır”  başlığı altında yaklaşan 30 Mart 2015 Mahalli İdareler Seçimleri kapsamında kendi siyasi partisine ilişkin bir takım aktarımlarda bulunduğu, ayrıca rakip siyasi parti olarak gördüğü iktidar partisinin uygulamaları konusunda siyasi eleştirilerde bulunduğu, bu bağlamda devlet yönetiminin bir kısım olumsuzluklarına işaret ederek bütün bunlarla birlikte Cumhurbaşkanına yönelik “…Tayyip tarihteki en beceriksiz despot. Bu kadar güçle yüzde 52 değil yüzde 98 alınır, bunlar en çok hukuka muhtaç olacaklar…” şeklinde beyanda bulunarak hiciv içeren yoğun siyasi tarzda ağırlıklı olarak siyasal iktidarı oluşturan iktidar partisine bunun yanı sıra katılan Cumhurbaşkanına yönelik bir kısım eleştirilerini ifade ettiği, yaklaşan seçim sonuçları üzerinde bir öngörüde bulunmaya çalıştığı görülmektedir.

  Anayasa’nın 26. maddesinin birinci fıkrasında vurgulandığı üzere ifade özgürlüğü, herkesin söz, yazı, resim veya başka yollarla düşünce ve kanaatlerini açıklama ve yayma hakkını ve buna bağlı olarak haber veya görüş alma ve verme özgürlüklerini kapsamaktadır. Bu çerçevede ifade özgürlüğü, kişinin haber ve bilgilere, başkalarının fikirlerine serbestçe ulaşabilmesi, düşünce ve kanaatlerinden dolayı kınanamaması ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilmesi, anlatabilmesi, savunabilmesi, başkalarına aktarabilmesi ve yayabilmesi anlamına gelir.

  İfade özgürlüğü, gazete, dergi, kitap gibi araçlar ile düşünce ve kanaatleri açıklama, yorumlama, bilgi, haber ve eleştirilerin yayın ve dağıtım haklarını kapsar. İfade özgürlüğü düşüncenin iletilmesini ve dolaşımını gerçekleştirerek bireyin ve toplumun bilgilenmesini sağlar. Çoğunluğa muhalif olanlar da dâhil olmak üzere düşüncelerin her türlü araçla açıklanması, açıklanan düşünceye paydaş sağlanması, düşünceyi gerçekleştirme ve gerçekleştirme konusunda başkalarını ikna etme çabaları çoğulcu demokratik düzenin gereklerindendir. Bu itibarla düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü ile basın özgürlüğü demokrasinin işleyişi için yaşamsal önemdedir (Anayasa Mahkemesi bkz. A. Öcalan, § 74).

     Bu bağlamda toplumsal ve siyasal çoğulculuğu sağlamak, her türlü düşüncenin barışçıl bir şekilde ve serbestçe ifadesine bağlıdır. Aynı şekilde birey özgün kişiliğini düşüncelerini serbestçe ifade edebildiği ve tartışabildiği bir ortamda gerçekleştirebilir. İfade özgürlüğü, kendimizi ve başkalarını tanımlamada, anlamada ve algılamada, bu çerçevede başkalarıyla ilişkilerimizi belirlemede ihtiyaç duyduğumuz bir değerdir (Emin Aydın, § 41).

 Anayasa’nın 26. ve 28. maddelerinin birinci fıkraları, ifade özgürlüğüne içerik bakımından bir sınırlama getirmemiştir. Başka bir deyişle hem gerçek hem de tüzel kişiler için geçerli olan ifade özgürlüğü siyasi, sanatsal, akademik veya ticari düşünce ve kanaat açıklamaları gibi her türlü ifadeyi kapsamına almaktadır. Açıklanan ve yayılan bir düşüncenin, içeriğinden hareketle kişiler ve toplum açısından “değerli-değersiz” veya “yararlı-yararsız” biçiminde ayrıştırılması sübjektif unsurlar ihtiva eder. Bu değerlendirmelerden hareketle ifade özgürlüğünün alanının belirlenmeye çalışılması bu özgürlüğün keyfi biçimde sınırlandırılması sonucunu doğurabilecektir. İfade özgürlüğü, başkaları açısından “değersiz” veya “yararsız” görülen düşüncelerin açıklanması ve yayılması özgürlüğünü de içermektedir. (Anayasa Mahkemesi 04/06/2015 tarihli 2014/12151 sayılı K.)

Bu konuda gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve gerekse Anayasa Mahkemesinin ifade özgürlüğüne yönelik müdahale konusunda ortaya koyduğu kriterlerin de saptanması gereklidir. Buna göre, ifade hürriyetine yönelik müdahalenin hukuka uygun olarak kabul edilebilmesi için öncelikle dayanak gösterilen amacın meşru olup olmadığının, söz konusu hakkın özünü zedeleyecek ölçüde kısıtlanıp kısıtlanmadığının, demokratik toplumda gerekli olup olmadığının ve kullanılan araçların orantılı olup olmadığının da tespit edilmesi gereklidir.

    Öze dokunma yasağını ihlal etmeyen müdahaleler yönünden gözetilmesi öngörülen “demokratik toplum düzeninin gerekleri” kavramı, öncelikle ifade özgürlüğü üzerindeki sınırlamaların zorunlu ya da istisnai tedbir niteliğinde olmalarını, başvurulabilecek en son çare ya da alınabilecek en son önlem olarak kendilerini göstermelerini gerektirmektedir. “Demokratik toplum düzeninin gerekleri”nden olma, bir sınırlamanın demokratik bir toplumda zorlayıcı bir toplumsal ihtiyacın karşılanması amacına yönelik olmasını ifade etmektedir.  Buna göre, sınırlayıcı tedbir, bir toplumsal ihtiyacı karşılamıyorsa ya da başvurulabilecek en son çare niteliğinde değilse, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun bir tedbir olarak değerlendirilemez (Bu konudaki AİHM kararı için bkz. Handyside/Birleşik Krallık, B. No: 5493/72, 7/12/1976, § 48).

   Buradan çıkan sonuca göre demokratik toplumun temellerinden olan ifade özgürlüğünün sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya ilgilenmeye değmez görülen ifadeler için değil, Devletin veya toplumun bir bölümünü eleştiren, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden ifadeler için de geçerli olduğu kuşkusuzdur. Çünkü bunlar, demokratik toplum düzeninde geçerli olan çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir (bkz. Handyside/Birleşik Krallık, § 49).

Siyasi partiler demokratik siyasi yaşantının vazgeçilmez unsurlarıdır. Siyasi partiler ve siyasi partileri temsil eden kişilerin, ülkenin genel siyasetine yön verip denetlediği ve katkıda bulunduğu, bu nedenle siyasi kişilerin toplum adına “kamusal gözetleyiciliği” yerine getirebilmesi için serbestçe herhangi bir ceza tehdidi altında kalmadan düşüncelerini gerek temsil ettiği seçmenler ve gerekse toplum adına serbestçe ifade edebilmesi gerektiği bu durumun demokratik siyasetin bir gereği olduğu açıktır. Bu nedenle siyasi kişilerin söylediği sözlerden dolayı cezai yaptırıma tabi tutulmasının ölçülü olduğundan söz edilebilmesi için, ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin gerekçelerinin inandırıcı, başka bir deyişle ilgili ve oldukça yeterli olmaları gerekir.

  Sanık, Merkez Partisinin Genel Başkanıdır. Sözcü Gazetenin 09/03/2015 tarihli nüshasında yayınlanan röportajında, yaklaşan genel seçimlere ilişkin bir takım açıklamalarda bulunduğu, seçim vaatlerini açıkladığı, aynı zamanda siyasal iktidara yönelik olarak yoğun siyasi tarzda eleştirilerde bulunduğu, bunun yanı sıra Adalet ve Kalkınma Partisi’ nin, seçime doğru parçalanacağını, bu durumu bir kısım Adalet ve Kalkınma Partililerinde kendisine ifade ettiklerini, Tayyip Bey ve ekibinin inişte olduğunu, bu kapsamda katılanın yüksek siyasi gücüne nazaran seçimlerde yeterli oyu alamadığını söyleyerek “…Tayyip Bey tarihteki en beceriksiz despot…” şeklinde bir tanımlama yaptığı, yaklaşan bir tarihte gerçekleşecek genel seçimler hakkında kamuoyunda az da olsa bir kesim tarafından ileri sürülen benzer tartışmalar doğrultusunda iddia konusu sözleri propaganda faaliyetleri kapsamında söylediği görülmektedir.

 Sanığın iddia konusu röportajı verdiği tarihin, yoğun siyasi tartışmaların yaşandığı bir dönem olması nedeniyle bu yönde bir siyasi tartışmanın kamu yararına yararlı olmadığı söylenemez. Sanığın böyle bir dönemde kendi adına kamuoyunu bilgilendirmek ve eleştirilerle kamuoyu oluşturmak amacıyla hareket etmesinin çoğulcu demokratik yaşamın ve siyasetin bir gereği olduğu, sanığın röportajında kullanmış olduğu “……Tayyip tarihteki en beceriksiz despot. Bu kadar güçle yüzde 52 değil yüzde 98 alınır, bunlar en çok hukuka muhtaç olacaklar…” şeklindeki ifadelerin ağır eleştiri olduğu konusunda herhangi bir tereddüt  olmamakla birlikte, sanığın bu sözlerinin keyfi ve kişisel boyuta ulaşmadığı ve yaklaşan mahalli idareler seçimi kapsamında siyasi propaganda faaliyetleri esnasında söylendiği görülmektedir.

Sanığın röportajında geçen “despot” sözcüğünün Türk Dil Kurumu sözlüğünde “Bir ülkeyi zora ve baskıya dayanarak yöneten kimse” olarak tanımlandığı, “despot” yada “despotizm” buna benzer şekilde kamuoyunda oldukça tartışılan “diktatör” kelimesinin genel anlamda Siyaset Bilimi ve Tarihine ilişkin terimsel sözcükler olduğu, bu kapsamda yönetim biçimlerini ifade ettiği, bu nedenle röportaj içeriğinde geçen kelimelerin, tek tek ele alınması durumunda dahi kişilik haklarına saldırı olarak değerlendirilebilecek onur ve haysiyeti incitici sözlerin bulunmadığı değerlendirilmektedir.

Düşünce özgürlüğünün sadece ifade hürriyetini haber ve fikirlerin içeriğini korumadığı, haber ve fikirlerin iletilmesi usulünü ve üslubunu da koruduğunun gözetilmesi gerektiği, bu durumun çağdaş demokraside bilgi ve fikir iletme yükümlülüğü olan aynı zamanda demokratik siyasi yaşantının vazgeçilmez unsuru olarak kabul edilen siyasi partilere tanınmış ve onun görevini serbest bir şekilde  yerine getirmesini sağlamaya yönelik bir özellik olduğu öncelikle değerlendirilmelidir.

 AİHM’in yerleşik içtihatlarında da belirttiği gibi, etkili siyasi kişilerin ve hükümetlerin kullandıkları kamu gücünden dolayı kendilerine yöneltilmiş en ağır eleştirileri bile hoşgörü ile karşılamak zorundadır. Sağlıklı bir demokrasi, bir hükümetin yalnızca yasama organı veya yargı organları tarafından denetlenmesini değil aynı zamanda sivil toplum örgütleri, medya ve basın veya siyasi partiler gibi siyasal alanda yer alan diğer aktörlerce de denetlenmesini gerektirir (örnek bir karar için bkz. Castells/İspanya, B. No: 11798/85, 23/4/1992, § 46).

Aynı şekilde siyasetçilere yönelik eleştirilerin kabul edilebilir sınırları, diğer kişilere yönelik eleştiri sınırına göre daha geniştir. Bir siyasetçi diğer kişilerden farklı olarak, her sözünü ve eylemini bilerek halkın ve aynı zamanda diğer siyasetçilerin denetimine açar; bu nedenle de daha geniş hoşgörü göstermek zorundadır (benzer bir yaklaşım için bkz. Lingens/Avusturya, § 42).

     Yine de siyasetçilerin daha hoşgörülü olmak zorunda olmaları Anayasa’nın 26. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen “şöhret ve haklarının” korunmayacağı anlamına gelmez. Aksine 26. maddenin ikinci fıkrası bütün bireylerin itibarlarının korunmasına imkân verir. Ancak, şahsi sıfatları dışında hareket eden siyasetçiler bakımından söz konusu korumanın gerekleri, siyasi meseleleri açık biçimde tartışmanın yararıyla bağlantılı olarak tartılmalıdır (aynı konuya AİHM’in yaklaşımı için bkz. bkz. Lingens/Avusturya, § 42).

   Sanığın iddia konusu yazıda, yaklaşan mahalli idareler seçimleri ve bu bağlamda siyasi propaganda faaliyetleri kapsamında ülkenin genel siyasetine, siyasal iktidara yönelik yoğun siyasi tarzda eleştiride bulunduğu ve katılan sayın Cumhurbaşkanı’ nın mevcut siyasi gücüyle yeteri kadar oy alamadığını, kendisinin baskıcı siyasi tutumu karşısında çok daha fazla oy alması gerektiğini beyan ettiği, katılan Sayın Cumhurbaşkanını “beceriksiz despot” olarak aynı zamanda hiciv içeren siyasi tarzda eleştirdiği, yazı bütünü nazara alındığında, ülke bütünlüğü, seçim sistemleri ve ülke meseleleri hakkında açıklamalarda bulunulmuş olması nedeniyle  genel nitelikte bir tartışmaya katkı sağladığı ve toplumda bu yönlü bir tartışmanın demokratik siyaset sisteminin bir gereği olduğu değerlendirilmektedir. Ayrıca siyasi alanda yer alan bütün aktörlere, hükümetlere ve siyasetçilere yöneltilen hicivli eleştirinin sınırı da özel kişilere göre çok daha geniştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu konuda hicvin, temelinde yatan gerçekliği abartılı ve bozulmuş bir şekilde sunan sanatsal bir ifade ve sosyal bir yorumlama şekli olduğunu ve doğal olarak tahrik etme ve kışkırtma amacı güttüğünü gözeterek, bu nedenle bir siyasetçinin, sanatçının veya herhangi bir kişinin kendisini bu şekilde ifade etme hakkına yapılan her türlü müdahaleyi daha özenli bir şekilde inceleme gerektiğine işaret ettiği görülmektedir. (Tuşalpv.Türkiye, No.32131/08 ve 41617/08 §.48,21/02/2012). Yine  başka bir kararında demokratik toplumların olmazsa olmazı olan genel nitelikli tartışmalara ilişkin hiciv yoluyla yapılan çıkışlar üzerinde, yapılacak müdahalenin caydırıcı bir etki doğurma ihtimali olduğuna da kanaat getirdiği görülmektedir. (Eon v. Fıransa davası §.61)

Konuyla ilgili Bölge Adliye Mahkemelerinin son dönemde vermiş olduğu kararlara bakıldığında ;

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesinin 21/02/2017 gün 2017/7 esas 2017/35 karar sayılı ilamına göre ; “…Bu açıklamalar ışığı altında, sanığın sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı, “”…Ne oldu şimdi… Ben diktatör olsam, sen o yayını yapamazsın” demişti. Yayın durdu. Diktatör oldu…” şeklindeki paylaşımın, suç oluşturup oluşturmadığı yönünde yapılan değerlendirmede; Türk dil kurumunda diktatör kelimesinin “Bütün siyasi yetkileri kendinde toplamış bulunan kimse” olarak tanımlandığı, sanığın muhatap belirtmeksizin, yayın durdurulmasına ilişkin yaptığı, fiil isnadına dayanmayan ve değer yargılarından ibaret paylaşımın, içeriği itibariyle hakaret niteliği taşımadığı, demokratik toplumun zorunlu unsurlarından olan eleştirme, yorumlama işlevi ve Anayasanın 26, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10.maddelerinde düzenlenen fikir ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiği ve bu anlamda Cumhurbaşkanına hakaret kabul edilemeyeceği kanaatine varıldığından,…”

Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesinin21/02/2017 gün 2017/432 esas 2017/389 karar sayılı ilamına göre ; “…Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Sanığın,… Cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ a hitaben “bir şey diyeceğim erdoğan, dümdüksöylüyom sen bana göre bir diktatörsün,” diktatör erdoğan, faşist Erdoğan” şeklindeki paylaşımlarda sanık tarafından yapılan yorumların eleştiri mahiyetinde olduğu, yukarıda açıklanın gerekçeler doğrultusuda ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiği,…”

Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesinin 24/03/2017 gün 2017/435 esas 2017/403 karar sayılı ilamına göre ; Sanık E..’ nın, … basın açıklaması sırasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ a yönelik olarak “…Türkiye Cumhuriyetinin değil Erdoğan diktatörlüğünün…” şeklindeki sözlerinin, ifade hürriyetine ilişkin yukarıda açıklanan ilke ve kriterler nazara alındığında ağır eleştiri mahiyetinde olduğu, sanığın yargılamaya konu beyanlarının bir bütün halinde, kaba ve rahatsız edici özelliğinin bulunmasına karşın, Türkiye Cumhuriyet Cumhurbaşkanının şeref, onur ve saygınlığına saldırı niteliğinde olmadığı, Türk dil kurumu sözlüğünde “diktatör” sözcüğünün, “Bütün siyasi yetkileri kendinde toplamış bulunan kimse” olarak tanımlandığı, dolayısıyla sanığın, olay tarihinde bu sözcüğün de içinde bulunduğu sözlerinin, Avrupa İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 19.maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10/1.maddesi ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 25 ve 26.maddelerinde yer alan ifade özgürlüğünün sınırları kapsamında kaldığı ve suç teşkil etmediği, bu nedenle atılı suçun yasal unsurlarının somut olayda oluşmadığına dair Mahkemenin kabulünde bir isabetsizlik görülmemiştir…” şeklindeki içtihatları mahkememizce nazara alınmıştır.

Yukarıda anlatılanlar doğrultusunda, despot sözcüğünün siyaset biliminde bir tanımlama olduğu, Bölge Adliye Mahkemelerinin de bu tür tanımlama ve ifadeleri kabul edilebilir siyasi eleştiri mahiyetinde değerlendirdiği, bunun yanı sıra, sanığın savunmasında belirttiği gibi katılana somut bir fiil ya da olgu isnat etmediği, hakaret içerikli bir ifade de bulunmadığı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ihlal tespit ettiği pek çok kararında vurguladığı gibi iddia konusu sözlerin “şiddet” çağrıştırmadığı ve “nefret” söylemi de olmadığı, buna göre yoğun ve ağır siyasi eleştiri mahiyetindeki aynı zamanda hiciv içeren açıklamanın çarpıcı ve sert üslupla topluma aktarıldığı, serbest, çoğulcu ve çağdaş demokrasilerde sağlıklı bir seçim sonucuna ulaşılabilmesi için bu yönlü eleştirinin toplum tarafından tartışılmasında fayda bulunduğu, kamuoyuna yansıyan bir takım siyasi tartışmalardan yola çıkılarak röportaj  tarihi itibariyle güncel siyasi meselelerin dile getirildiği, konuyla ifade arasında düşünsel bağlılığın ve ölçülülüğün bulunduğu, sanığın bir siyasi partinin genel başkanı olması, katılan sayın Cumhurbaşkanının devlet içerisindeki bulunduğu üst konum ve oldukça etkili siyasi yönü ve karizması nazara alındığında, kamuoyuna mal olmuş siyasi kişilerin toplumdaki diğer kişilere nazaran taşkın eleştirilere daha fazla katlanması gerektiği değerlendirilmektedir.

Bütün bu hususlar yukarıda aktarılan evrensel nitelikteki bütün yüksek yargı içtihatları ile birlikte değerlendirilip nazara alındığında, iddiaya konu yazının hukuka uygunluk nedenlerinden yararlanacağı sonucuna varılmıştır.

Açıklanan nedenlerle sanığa yüklenen fiillerin kanunda suç olarak tanımlanmamış olması nedeniyle sanığın beraatine dair aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.

HÜKÜM : Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere;

1-Sanığın üzerine atılı Cumhurbaşkanına Hakaret suçunu işlediğinden bahisle TCK 299/1,2,53 maddeleri gereğince cezalandırılması istemiyle mahkememize açılan kamu davasının yapılan yargılaması neticesinde; yüklenen fiilin kanunda suç olarak tanımlanmamış olması nedeniyle, CMK 223/2-a maddesi gereğince, sanığın müsnet suçtan BERAATİNE,

2-Sanık kendisini vekille temsil ettirdiğinden, hüküm tarihinde yürürlükte bulunan AAÜT uyarınca 1.980,00 TL vekalet ücretinin hazineden alınarak sanığa ödenmesine,

3- Yapılan yargılama giderlerinin kamu üzerinde bırakılmasına,

Dair, katılan vekilinin yüzüne karşı kararın tefhiminden, sanık ve sanıklar müdafilerinin yokluğunda kararın tebliğinden itibaren 7 gün içinde mahkememize, mahkememize gönderilmek üzere başka yer Asliye Ceza Mahkemesine verilecek bir dilekçeyle veya bu mahkemelere müracaat ile zabıt katibine yazdırılıp hakime onaylattırılacak bir tutanak ile İstanbul Bölge Adliye  Mahkemesi ilgili Ceza Dairesinde istinaf yolu açık olmak üzere verilen karar açıkça okunup, usûlen anlatıldı.04/04/2017

Kâtip 157466

  ¸e-imzalıdır

Hâkim 107606

  ¸e-imzalıdır